abdulmecid sirvani

1.

evliyânın büyüklerinden. şirvan'da doğdu. doğum târihi belli değildir. künyesi ebü'l-mehamid, lakabı, nurullah'dır. babası şeyh veliyyüddîn şirvan bölgesinin en büyük velîsi idi. ilim, fazîlet, şüpheli şeylerden sakınma ve takvâda çok yüksekti. devamlı insanlara vâz ve nasîhat eder, ders verirdi. "insanların en hayırlısı, onlara faydalı olandır." hadîs-i şerîfinin açık bir nümûnesi idi.

   ramiz   11.08.2007 00:06
   #601893
2.

oğlu abdülmecîd de küçük yaştan îtibâren böyle bir ilim ve sohbet halkasında yetişti. zekâsı yüksek, anlayış ve kavrayışının fevkalâde keskinliğinden kısa sürede akranlarını ve emsallerini geçti. zâhirî ve bâtınî ilimlerde ilerledi. genç yaşta şirvan'ın şemahı şehrine gitti ve burada ders vermeye başladı. kendisi bu yıllarını şöyle anlatmaktadır:

şemahı'da talebelere bir şeyler anlatmak husûsunda çok gayret sarfediyordum. zâhirî ilimlere olan rağbetim ve onları öğrenme husûsundaki şevkim öyle artmıştı ki, gecelerimin çoğunu kitapları mütâlaa ve okumakla geçirirdim. bir mübârek gecede, mütâlaa ettiğim kitap hareket edip şöyle konuştu:

"ey abdülmecîd! ben senin rabbin miyim ki, gece gündüz bana bakıyorsun? var git, bu bağlılığını rabbine yap. bu bağlılığı rabbine yapman daha münasiptir."

kitaptan gelen sesi duyunca, onu bir kenara bıraktım ve dağlara gittim. oralarda bir mağara buldum. o mağarada, tam dört sene gece-gündüz allahü teâlâyı zikr ile meşgûl oldum. bu esnâda bana kerâmetler ihsân edildi. abdest almak için dışarı çıktığım zaman, yırtıcı ve vahşî hayvanlar bana saldırmaz ve benden kaçmazlardı. hattâ bana yaklaşırlar, abdest aldıktan sonra biriken suları içerlerdi. bâzı yerlerde uçardım. bir ânda bir vâdiden diğer vâdiye geçerdim. bu hâlleri, asıl maksad zannedip böyle kemâle erileceğini düşünüyordum. bu sebepten, tasavvuf yoluna girmek isteyene bir mürşid, yol göstericinin lâzım olmadığı şeklinde yanlış bir düşünce içerisindeydim.

ben bu hâl içerisinde iken, şirvan mıntıkasının mürşid-i kâmili, büyük velî şehkubâd hazretleri, talebeleri ile bulunduğum mağaraya yakın nehrin kenarına gelip yerleşmişler, ibâdet ve zikirle meşgûl oluyorlardı. onların zikrettiklerini görüp, kalbimde berâber zikretmek düşüncesi hâsıl olunca, şeytan kalbime vesvese vererek:

"tâbi oldukları şeyh ümmîdir okuma yazması yoktur. ona uyanların çoğu da câhil kimselerdir. bunlar arasına karışmaktansa, kendi başına oturup riyâzet, nefse karşı gelme ve nefs muhâsebesi yapmak, vahşî ve yırtıcı hayvanlarla yakınlık kurmak daha iyidir." dedi.

fakat bu sırada allahü teâlânın tevfîk ve inâyeti yardıma yetişti ve kendi nefsime; "zâhirleri ile islâmın emir ve yasaklarını yerine getirmeye çalışan, gece-gündüz allahü teâlâyı zikreden şu insanlara sû-i zanda, kötü düşüncelerde bulunmak yakışmaz. hele onların hâllerini bir gör. mümin olan, insanların hâllerini ve hareketlerini görmeden karar vermez." diyerek, onlara yakın bir yere gizlendim. hâl ve hareketlerini, ne yaptıklarını iyice gördüğüm zaman, kalbimden önceki tereddüt ve şüphelerin hepsi gitti. sonra yanlarına varıp, bir kenara oturdum. mûtad zikirleri bittikten sonra, kelime-i tevhîd söylemeye başladılar. ben de elimde olmadan kelime-i tevhîd söylemeye başladım. ansızın bende vecd, kendinden geçme hâli meydana geldi, düşüp bayıldım. o zaman talebeleri, beni şehkubâd hazretlerinin huzûruna götürmüşler. biraz sonra kendime gelip gözümü açınca, başımı şehkubâd hazretlerinin dizinde buldum. derhâl mevlânâ şehkubâd'ın elini öptüm. beni talebeliğe kabûl etmesini ricâ ettim. talebeliğe kabûl edince, emrettiği şekilde hareket etmeğe başladım. ondan sonra benden, önceki keşf ve kerâmetler kayboldu. içimde öyle bir ilim hâsıl oldu ki, o mağarada yalnız başıma nefsimi terbiye etmekle çok hatâlı bir yolda olduğumu anladım. şehkubâd hazretleri, bir ânda beni içerisinde bulunduğum o karanlık durumdan çıkarıp, himmetleri ile kalbimi temizledi. eğer hocam mevlânâ şehkubâd'ın sohbetleri ile şereflenmeseydim, allahü teâlâ korusun çok aşağı derecelerde kalacaktım.

böylece mevlânâ şehkubâd hazretlerinin derslerinde kemâle eren abdülmecîd şirvânî hocasının vefâtından sonra onun yerine geçti. insanlara nasîhat etmeye başladı. abdülmecîd şirvânî, asîl, cömert, af ve mâzeretleri kabul edici, sohbetleri tatlı, halîm, selîm, merhametli idi. kendisine has bir üslub ile çok güzel vâz ve nasîhat ederdi. minberlerde ve kürsülerde, kalabalık cemâate, tasavvuf ve ibâdetle alâkalı meseleleri anlatırdı. anlattıklarını, âlim, fâzıl ve tahsili olmayanların hepsi anlardı. herkes onun vâz ve nasîhatlerinden, öğrenmeyi istediği bilgileri öğrenir, öyle ayrılırdı. ramazân-ı şerîf ayında devamlı mesnevî'den anlatırdı. mevlânâ hazretlerinin şu sözünü sık sık söylerdi.

"men bende şüdem, bende şüdem, bende, şüdem
men bende behaclet beser efkende şüdem

her bende şeved şâd ki âzad şeved
men şâd ezânem ki türâ bende şüdem"

(allahım ben kul oldum, kul oldum, kul oldum. kulluktaki vazîfemi yapamadığımdan utanarak başımı eğdim. her kul kapısından âzâd olduğunda sevinir mesrûr olur. bense ne zaman sana tam kul olursam o vakit şad olur, neşelenirim.)

öyle tatlı kur'ân-ı kerîm okurdu ki, yerdeki vahşi hayvanlar ve gökteki uçan kuşlar, onun okuduğu kur'ân-ı kerîmi dinlemek için etrafına toplanırlardı.

   ramiz   08.12.2009 18:39
   #1781977
3.

şöyle bir konuşması vardır:

"iblisin en mühim işi talebe ile hoca arasında soğukluk meydana getirmektir. böylece talebe, dünyâda ve âhirette hüsrana uğrayarak bedbaht olur. bu durumda sâdık talebenin ilacı sevgi ile hocasına bağlılığını yenileyip, aradaki soğukluğu gidermek ve ona tam teslim olmaktır. böylece şeytanın vesvesesini yıkmak, dünyâ ve âhiret saadetine kavuşmak nasîb olur."

   eussstas   13.02.2010 00:32
   #1933534
 
reklamı kapat

yazdır