ahmet altan

1.

kitaplarında erotik unsurları kullandığı için kadınların çok hoşuna giden bir yazardır.
<bkz: aldatmak>

   kain   07.09.2006 22:10
   #33344
2.

milliyet gazetesinden atakürt adlı yazısından dolayı uzaklaştırılan, bu vatanı kadın memesine satarım diyen bir zamanların ali kemal'ini andıran şahıs

   hawaicat   03.01.2007 14:37
   #167575
3.

ortaokullu kizlarin yazar seysi.duygu somurucu basit kalem.

   akraba evliligi   12.03.2007 15:37
   #260074
4.

oha dedirtir.!!!*
http://www.gazetem.net/ahmetaltan.asp

   darkwarer   07.05.2007 11:27
   #378156
5.

en uzun gece adlı güzel romanın yazarı. romanlarında ki unsurlar erotizm, siyasal panorama bazı okurlara itici gelebilmektedir kuşkusuz ama yazarlığına, duygusal tahlillerine diyecek yoktur.*

   ironick   07.05.2007 11:35 ~ 11:36
   #378162
6.

dünyanın en sevimsiz baba oğul gurubunun en sevimsiz üyesi.

<bkz: daltonlar>
<bkz: altanlar>

   sezinti   07.05.2007 16:54
   #378697
7.

kitabı çok ucuza satıldığı için kolayca en çok satılan arasına giren yazar. gerçi fiyat, kitabın gerçek değerini karşılıyo ayrı konu.

   yacrug   07.05.2007 17:26 ~ 17:27
   #378763
8.

sevgili yazarimiz(!)(!) ahmet altanin bir yazisi..

biz, o kadar uzun zamandır bu krizlerle yaşıyoruz ki artık bunları “normal”
sanmaya başladık,
nasıl tuhaf bir haleti ruhiye içinde yaşadığımızı anlayabilmek için başka ülkelere gitmemiz,
oradaki insanların doğal davranışlarını görmemiz ve insanlardan yayılan o özgürlük havasını
solumamız gerekiyor.

bu ülke neden böyle bir hastalığa tutuldu?

neden bütün dünyanın ona düşman olduğuna ve onu “bölmek” istediğine inanıyor?

türkiye cumhuriyeti kurulduğundan beri hiç bölünmediğine göre bu hastalığın başlangıç
noktasını osmanlı’da aramamız gerektiğini anlıyoruz.

osmanlı’nın işgal ettiği toprakların tümü “asıl sahipleri” tarafından geri alındı.

yunanlılar yunanistan’ı, bulgarlar bulgaristan’ı, sırplar sırbistan’ı, macarlar macaristan’ı,
araplar arabistan’ı osmanlı’nın elinden kopardı.

imparatorluğun parçalanması dediğimiz şey aslında toprakların gerçek sahiplerine geri
dönmesiydi.

silahla aldığımız yerleri silahla koruyamadık.

zaten bu mümkün değildi.

tarih boyunca bunu kimse yapamadı.

romalılar da, ispanyollar da, portekizliler de, ingilizler de, hollandalılar da, fransızlar da
silahla aldıkları toprakları sonunda sahiplerine iade ettiler.

ingiltere ve ispanya dışında kimsenin pek sorunu kalmadı.

ispanya’nın “bask” bölgesi, ingiltere’nin de “irlanda” ile yani “isimleri” yabancı olan
bölgeleriyle dertleri vardı, bunları önce silahla çözmeye çalıştılar, olmayınca barışçı bir yol
buldular.

biz niye parçalanmaktan korkuyoruz peki?

bu korkunun kaynağı ne?

bizim, “kuzey ırak” ya da “güneydoğu” gibi coğrafi terimlerle andığımız bölgenin gerçek
adının osmanlı’da “kürdistan” olması belki.

değil güneydoğu’ya, bize ait olmayan kuzey ırak’a bile “kürdistan” denmesine tahammül
edemiyoruz.

bir başka ülkenin dışişleri bakanı, bir başka ülkenin topraklarından “kürdistan” diye söz etse
tepki gösteriyoruz.

tepki göstermek sonucu değiştirmiyor, o bölgenin adı kürdistan.

çünkü orada kürtler yaşıyor.

sanırım, toplum ve devlet, “bilinçaltında” oranın “başkalarına” ait olduğuna inandığı için o
bölgenin de ayrılacağından endişe ediyor.

bu endişe o boyutta ki, bütün hayatını türkiye’nin yasaklarla yaşayan bir ülke olmasına
adamış bir darbeci bile “eyalet” düzeninden söz etse onu “bölücülükle” suçlayabiliyoruz.

eyalet düzenine geçersek kürtler ayrılacak bize göre.

devletler, binlerce yıllık alışkanlıklarıyla toprak kaybetmek istemezler, bunu biliyoruz.

ama hiçbir devletin kendisine ait olmayan toprağı silahla elinde tutamadığını da biliyoruz.

bunu bilmemize rağmen sürekli olarak silahla, baskıyla, yasakla kürtleri türkiye’nin parçası
olarak tutmaya çalışıyoruz.

neredeyse bütün varlığımızı, bütün enerjimizi, dünyayla ilişkilerimizi “kürtler türkiye’den
ayrılacak” endişesi üzerine inşa ediyoruz.

bu endişe, türkiye’ye para, zaman, enerji kaybettiriyor.

kürtler de türkler de özgürlüklerinden oluyor.

sürekli bir gerginlik yaşıyoruz.

mutsuzluk hayatın her yanına nüfuz ediyor..

bu “ayrılma” korkusu türkiye’yle dünyayla arasına giriyor, içerde adil bir hayatı bu korku
yüzünden yaratamıyoruz, bu korku yüzünden hukuku zedeliyoruz, bu korku yüzünden devlet
kendi yasalarını çiğniyor.

bu korku bizi mahvediyor.

bana sorarsanız, “ayrılmanın” yaratacağı herhangi bir kayıp varsa, ondan çok daha fazlasını
“ayrılma korkusu” nedeniyle kaybediyoruz.

bu konuyu da bir türlü açıkça, akıl ve mantık ölçüleri içinde konuşamıyoruz.

bir toplum, bu çağda böylesine büyük bir korkuyla yaşayamaz.

bu korkunun bedelini de dünyanın en zengin toplumu bile ödeyemez.

gerçeğe gözlerimizi yummak yerine artık sorunumuzu açıkça konuşmak daha iyi olacak
sanıyorum.

türkiye, kürtlerin bu devletin ve toplumun parçası olarak kalmasını istiyorsa, bu ülkede
kürtlerle türklerin aynı haklara sahip olmasını sağlaması, kürtlerin kendini ikinci sınıf vatandaş
gibi görmesini engellemesi gerekiyor.

baskıyı, yasağı ortadan kaldırmalıyız.

türkiye bütün vatandaşlarına aynı hakları verirse, bu ülkedeki türkler bilinçaltlarında “biz
ülkenin asıl sahibiyiz, bizden başka herkes bizim kölemizdir” inancını bilincine çıkarıp bu
inancın tuhaflığını anlarsa bu sorun çözülür.

korku, korkulan şeyin gerçekleşmesinden daha büyük bedel ödetiyor türkiye’ye.

en ucuzundan “hainlik” suçlamalarıyla, bunu görmeyi, bunu tartışmayı engellemek toplumun
lehine olmuyor.

herkesin susmasını istiyoruz.

susmak gerçeği değiştirmeye yetmiyor.

insanlar ölüyor, yasaklarla bütün ülke hapishaneye dönüyor.

korku, karanlık bir kabus gibi üzerimize çöküyor.
bölünme korkusuyla, bölünmenin yaratacağını sandığımız zarardan daha büyük bir zarar
yaratıyoruz.

artık yeter bence.

her şeyi açıkça konuşalım.

korkularımız yüzünden işler öyle sarpa sardı ki evren bile “acaba federasyon mu yapsak”
demek zorunda kalıp “hainlikle” damgalandı.

korku, korkulandan daha çok zarar verdi bize.

şimdi korkudan kurtulmanın zamanı.

bunun, en azından benim bilebildiğim, tek yolu da konuşmak.

ülkenin geleceğini konuşmanın “ihanet” sayılmayacağını anlamak.

susmak bizi karanlığa itiyor.

bölünmeyelim derken gerçeklerin atında ezilerek paramparça olacağız.

sokağa çıkılamayan şehirler, patlayan suçlar, devlet içinde üste itaatsizlikler, hukuksuzluklarla
o korkunç parçalanma da zaten kendini göstermeye başladı.

bunu istememe hakkına sahibiz.

ve istememeliyiz.

ahmet altan

<bkz: kurdistan cumhuriyeti>

   cedricc   10.05.2007 22:27
   #386409
9.

kitaplığımda tüm kitaplarının bulunduğu, romanlarından daha cok denemelerini sevdigim yazar.
hani, bazen insanın kendinde bile anlayamadıgı, çözemediği duygular vardır ya;
hani, yaşantında görüp ,duyup, bir türlü anlayamadıgın duygular vardır ya;
hani, insanın bogazında düğüm olup kalmış, çözülemeyen duygular vardır ya;
hani, nedenini bilmeden aglarsın ya, hani, kızar, öfkelenir, hüzünlenir, aglar, güler, seversin ya;
hani, kendini ve hayatını sorgularsın ,iç çatısmalarında boğulursun ya...

yalan olan, bizim kendi secimimizdir,onu biz toplamıs,yapmak icin emek sarfetmisizdir,o yalan,gercekten daha cok aittir bize. gercek yanımız ise bizim aslımızdır, ama bize ait degildir, hicbir emeğimiz yoktur oluşmasında. gerçekle yalan arasında bölünürüz.'
neden insan elindeki an yaşamak yerine, gelecegiyle ilgili hesaplara takılıp kararsız ve sessiz kalır bir dönemeçte? gelecek belirsiz ve karanlık oldugu icin mi, aydınlık ve belirgin olan anı böylesine yenilgiye ugratır? ve acaba kaçımız gelecek korkusu yüzünden geleceğimizi kaybettik?
sana ulaşamazsam, sesim ve kelimelerim sana degmezse ve sen bana bir daha dokunmazsan, iste o zaman, korkarım o sonsuz ve sensiz bir bosluga yapayalnız dusecegim. beni tut, beni her seye ragmen tut.
tehlikeli iliskıler romanını ilk okudugumda,"sacmalık" diyerek tek kelimeyle özetledigim, yıllar sonra yeniden okudugum da, bütün kitabı çizdiğim, deneme tadında, bir romandır.
ahmet altan kalibresindeki bir yazar icin fazlaca sıradan buldugum aldatmak ise hayal kırıklığına uğramama sebep olmuştu. gazete yazılarının bazıları da benzer hayal kırıklıgı yarattı. 'erguanlar, erguanlar, erguanlar' usta bir yazarın, bir kac cumleyle ifade edebilecegi düşüncelerini, bir sayfa uzatmasını da anlamıs degilim.

   siirsel   22.05.2007 02:59 ~ 09.06.2007 01:32
   #414023
10.

her deneme kitabını okuduğumda"bu adam tanıyor beni" dediğim,uslubu ve haya dünyasına hayran olduğum,www.gazetem.net adresindeki yazılarını sürekli takip ettiğim,haryan olunası erkek.entelektüel bir bakış.gerekli bir kalem.

   salome   21.07.2007 21:41
   #561588
11.

<bkz: vatanı bir kiraz ağacına ve kadın memesine satarım>

   wunderbar   21.11.2007 14:48
   #734885
12.

<bkz: eldiven>

   spatzle   21.11.2007 16:00
   #735032
13.

yeni nesil ali kemal dir en sonunda bir yerlerden bağlantı kurabilmiş taraf adlı tam taraf gazeteye kapağı atmıştır , hakkında yazacak o denli çok şey var iken hiç bir şey yazmamak daha sağlıklı olacaktır.
<bkz: satılık villa>

   googlenin kayip o su   20.04.2008 11:42
   #898072
14.

şöyle bir şey yazmış:

(bkz:#1002038)

   exnihilo   12.08.2008 17:01
   #1002042
15.

yazmış olduğu ''ah ahparik'' başlıklı yazısı sebebiyle bbp ankara il yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunmuşlar. işte o yazı http://www.taraf.com.tr/yazar.asp?mid=1820.

   eser   10.09.2008 17:01 ~ 21.11.2008 23:37
   #1026634
16.

<bkz: kılıç yarası gibi>
<bkz: isyan günlerinde aşk>
<bkz: tehlikeli masallar>
<bkz: dört mevsim sonbahar>
<bkz: yalnızlığın özel tarihi>
<bkz: sudaki iz>
<bkz: karanlıkta sabah kuşları>
<bkz: gece yarısı şarkıları>

   pedesa   10.09.2008 17:05
   #1026635
17.

pkkya bölücü dedikten sonra "bilmem ne çocuğu" kürtler diyip pkk dan daha beter bir bölücülük yapan arkadaşların okuması gereken yazılar yazar bu kişi.

http://www.taraf.com.tr/makale/2347.htm

   zazani   22.10.2008 21:15
   #1064297
18.

üstad,ağzından bal damlıyor.

"tabii ki insanlar saçmalayabilirler.
ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.
can dündar’ın “mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.
filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:
“atatürk’ü kısa göstermiş.”
eee, ne olmuş?
uzun boylu muydu mustafa kemal?
yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.
onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?
“atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.
içmiyor muydu?
sıkı içiciydi ve içiyordu.
ne var bunda?
tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:
“atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”
yok muydu atatürk’ün insani zaafları?
vardı ve çoktu.
kimin yok ki?
hepimizin var.
mesele tam da burada işte.
“atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”
“onun insani zaafları olamaz.”
türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.
“neden atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”
niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?
bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.
her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.
hatta hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.
bizde ise, atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.
neden yapıyorlar bunu?
çünkü atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.
atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.
şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.
o da kuzey kore’nin yöneticisi.
doğrusu ya, atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.
kendi yaptıklarını atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.
ne iskender, ne napolyon, ne lenin, ne washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.
değerlendirilmemesi de gerekir.
bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.
ama hepsinin de zaafları vardı.
o zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.
ya da sevmez ve saygı göstermez.
atatürk bir diktatördü.
bunu kendisi bizzat fethi okyar’a da söylemişti.
katı bir adamdı.
muhaliflerine karşı çok sertti.
çok ihtiraslıydı.
bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.
buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.
kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.
kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.
“bu, mustafa kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.
batılı bir hayat tarzını türkiye’ye getirmek isterdi.
ve o batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.
bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.
klasik batı müziğini bile türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.
denemişti.
bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü sofya’da, selanik’te, berin’de gördüğü hayatın türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.
sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.
zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.
yaratılamazdı, yaratamadı.
ama kurtuluş savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.
liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.
bu gerçek değişmez.
atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.
onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.
zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.
o gerçekler görüldüğü zaman atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.
esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten."

   nuni   06.11.2008 11:36
   #1078467
19.

vatan yahut insan.

bir alman cumhurbaşkanına gazeteciler “vatanınızı seviyor musunuz” diye sormuşlardı.

devlet başkanı, “ben karımı severim” diye cevap vermişti.

bu düzeyde entelektüel cesarete sahip olan bir siyasetçinin bizim ülkemizden çıkması pek mümkün değil.

çünkü böyle bir espriyi gülümsemeyle karşılayacak bir toplum yok burada.

zaten bu toplum dediğimiz şey biraz tuhaf bir şey.

bizlerden oluşan ama bizden daha başka bir şeye dönüşen, buyurgan, klişelere alışkın, bireylerden sürekli olarak “rüşveti kelam” talep eden baskıcı bir şey bu toplum.

kalabalıkların önüne çıkan herkesin sürekli olarak belli klişeleri tekrarlaması gerekiyor.

kendi özel hayatlarında çok daha şakacı, çok daha rahat, çok daha geniş bakışlı olan birçok insan, kalabalıkların önüne çıkınca şaşırtıcı bir ikiyüzlülükle toplumun kendisinden talep ettiği klişeleri tekrarlıyor.

üstelik bir de bu toplum denilen kalabalık, kendi içinde küçük “toplumcuklara” ayrılıyor.

inançlarına, fikirlerine, ırklarına göre kümeleniyor insanlar.

toplumun talepleri olduğu gibi, bu toplumcukların da talepleri var, onlar da kendi üyelerinden kendi özel klişelerini tekrarlamasını istiyor.

böylece bir de toplumcuklara göre klişeler çıkıyor karşımıza.

onları tekrarlamazsanız cezalandırılıyorsunuz.

hem kendi kalabalığınızdan hem de büyük toplumdan dışlanma tehlikesi doğuyor.

tam o eski engizisyon günleri gibi aforoz ediyorlar sizi, yalnızlığa mahkûm oluyorsunuz.

ve, yalnızlık insanları korkutuyor.

şolohov’un don kıyısında hasat kitabında, bir köy anlatılır.

zor zamanlardır, savaş sürmektedir, köyün erkeklerinin çoğu savaşa gitmiştir, köyde gizli bir hayat başlamıştır, yalnız kalmış kadınlarla erkekler geceleri buluşmaya, yeni ilişkiler yaşamaya başlamıştır.

bütün köy bunu bilir.

sadece bir çifte çok kızarlar.

onlara neden kızıldığını anlatırken şolohov, “çünkü” der, “onlar saklamıyordu”.

köylüler, bir şeyin yapılmasına değil, onun açıkça yapılmasına sinirlenmişlerdir.

bu açıklık onlara “saygısızlık” gibi gözükmüştür.

aslında bizim gibi ülkeler şolohov’un köyüne çok benzer, aile arasında, arkadaş çevresinde istediğin gibi konuş ama kalabalığa çıkınca mutlaka klişeleri tekrar et.

en sevilen klişelerden biri “vatan sevgisidir”.

bu ülkede vatanını sevmeyen kimse yoktur.

peki, neden seviyorsunuz vatanınızı?

vatan, bir toprak parçasıdır.

bu toprak parçasını, o toprağın üstünde doğduğunuz için mi seviyorsunuz?

eğer öyleyse, başka bir toprakta doğsaydınız, o toprağı sevecektiniz.

bu “büyük” sevgi sadece bir tesadüfle ilgili demek ki...

bir iradeyle, bir düşünceyle, bir inançla, bir duyguyla ilgili değil.

üstelik “vatan” dediğiniz toprak parçasının sınırları ve tarifi değişir, sizin dedeniz “vatan” dediğinde onun vatanı yemen’i de kapsıyordu ve o “vatanı severken” yemen’i de sevmek zorundaydı.

siz şimdi yemen’i seviyor musunuz?

yooo...

askerler dağa taşa “önce vatan” diye yazıyorlar.

onlar için vatan önemli gerçekten de, çünkü onların işi o “vatanın sınırlarını” korumak.

ama sizin işiniz sınır korumak değil.

siz de askerler gibi “önce vatanı” severseniz, önce “toprağı ve sınırları” severseniz, o “vatanın”, o “toprağın” üstünde yaşayan insanları kim sevecek, kim koruyacak?

niye “önce insan” değil sizin sloganınız?

neden askerî bir sloganı tekrarlayıp duruyorsunuz?

niye “önce insanları”, “önce ailenizi”, “önce işinizi” değil de “önce toprağı” seviyorsunuz?

çünkü, bu toplum sizden bu askerî klişeyi tekrarlamanızı istiyor.

“önce vatan” yerine “önce insan” derseniz ezberi bozar, cezalandırılır, dışlanırsınız.

ben, o toprağın üstünde yaşayan insanı, vatandan çok severim.

yüz yıl önce “vatan” başka sınırlarla belirlenmişti, bugün başka sınırlarla belirlenmiş, yüz yıl sonra da başka sınırlarla ya da sınırsızlıklarla belirlenecek.

elli yıl önce bir alman’ın vatanı sadece alman topraklarıydı, bugün sınırlar kalktı avrupa’da, henüz bu fikre tam alışamasalar da, onların vatanı “bütün avrupa” oldu.

umuyorum ki elli yıl sonra “dünya”, onun üstünde yaşayanların tek “vatanı” haline gelecek.

sınırlar ortadan kalkacak.

zaten şimdiden birçok yerde kalkıyor.

bugün bu ülkede “vatan için”, “devlet için” insanların hayatları feda ediliyor.

“önce insanı” sevmek yasak olduğundan, insanların mutluluğunu, özgürlüğünü, zenginliğini ön plana aldığınızda ortak bir suçlamanın hedefi oluyorsunuz.

ve, burada klişelerin yarattığı o kalın perdenin ardında insanlara zulmediliyor.

anayasa mahkemesi, genelkurmay gibi kuruluşlar “önce vatan” diyerek kendi ölçülerini “tek ölçü” haline getirip insanların yaşama biçimlerine, düşüncelerine müdahale ediyorlar.

ben, “önce insan” denmesinden yanayım.

üstündeki insanların mutsuz olduğu, baskı altında yaşadığı vatandan kimseye hayır gelmez çünkü.

insanı ölçü aldığınızda ise ne anayasa mahkemesi böyle zorbalıklar yapabilir ne de askeriye muhtıralar verebilir.

yeter ki şu toplumun yarattığı korkudan ve kafanızdaki klişelerin baskısından kurtulun.

o klişeler sizi birer köle haline getiriyor çünkü.

düşünmenizi ve “yeter” demenizi engelliyor.

   muselem   14.11.2008 16:36
   #1085763
20.

uzun bir aradan sonra bugün yazılarına tekrar başlamıştır. hemide meydan okuyarak.


----- spoiler -----
on dokuzuncu yüzyıl macera romanlarının babamın çok sevdiği bir bitiş klişesi vardır, kahramanı için şöyle der:

“uzun maceralardan sonra evine döndü.”

zavallı roman kahramanının o “uzun maceralarda” başına neler geldiği, neler yaşadığı, neler çektiği anlatılmaz, kimse de fazla aldırmaz zaten.

ben de “uzun maceralardan” sonra döndüm.

itiraf edeyim ki epey hırpalandım.

türkiye gibi bir yerde, iyice sefilleşmiş, çivisi oynamış, hırsızlığa, cinayete, çeteciliğe dayalı bir sisteme muhalefet eden, hem siyasi iktidarı hem de ordunun gizli iktidarını eleştiren “gerçek” bir gazete kurmaya kalkmanın bütün belaları sırtımıza yıkıldı.

neredeyse patronundan çaycısına kadar her elemanının mahkemelere verilmiş, haklarında dava açılmış olmasını saymıyorum.

bu, bizim ülkede zaten beklenen bir şeydi.

ama bizzat bu sistemin kendisi için bile şaşırtıcı olacak derecede insafsız parasal kuşatmalarla boğuşmak bizi çok zorladı.

kapanmanın eşiğine geldiğimiz zamanlar yaşadık.

hayatımda hiç konuşmadığım kadar çok insanla konuştum, hayatımda hiç kimseden bir şey istememekle övünürken bu gazeteyi yaşatabilmek için neredeyse rastladığım herkesten bir şeyler istedim.

istemenin utancını, böyle bir gazetenin gerekliliğine inandığım için üstlendim, hiç uyumadığım, sabahlara kadar sigara içerek kıvrandığım gecelerden geçtim.

yetmiş milyonluk bir ülkede, doğruları söyleyecek demokrat bir gazeteyi çıkarma yükünün iki genç adamın, başar arslan’la savaş arslan’ın sırtına yıkılmasına öfkelendiğim, onların sırtına böyle ağır bir sorumluluğun binmesine çaresiz bir seyirci olarak bakmanın kızgınlığını yaşadığım, en zor, en ağır, en sıkıntılı zamanlarda bu iki genç insanın benim odama hep gülümseyerek girmeye gayret etmelerini görmenin duygusal sarsıntılarıyla zedelendiğim oldu.

“lanet olsun, kapatalım gitsin” diye uyanıp, “hayır, sonuna kadar direneceğiz, dövüşeceğiz” dediğim günlerle geçti zamanım.

özellikle darbe ve ordu yanlısı gazetelerin “ergenekon” konusundaki o aşağılık yayınlarını görmek, “darbecilerin, darbe kışkırtıcılarının yakalanmasını” fütursuzca “siyasi iktidarın muhaliflerini susturmak” olarak nitelemelerindeki yüzsüzlüklerine tanık olmak direncimi ve kararlılığımı arttırdı.
bu gazetenin gerekliliğine onları her okuduğumda biraz daha inandım.

sadece ben değil bu gazetedeki herkes inandı.

çocuklar tam iki buçuk ay beş kuruş para almadan bütün özverileriyle çalıştılar.

evlerine para götüremediler, kiralarını ödeyemediler, kapılarından elektrik saatleri sökülenler oldu, gazeteye gelmek için yol parasını bulamadıkları zamanlar oldu.

başar’la savaş hayatlarında görmedikleri kadar büyük sıkıntılarla karşılaştılar.

okuyucularımız, ellerindeki küçücük paraları bizimle paylaştılar, bizi yaşatabilmek için bu kavgaya katıldılar.

ama hepsi dayandı, hepsi direndi.

sonra mehmet betil geldi.

bütün hesaplarımızı çıkarttık.

öncelikle şunu gördük ki böyle bir gazeteyi sürdürebilmek için jet sosyetenin binmekten hoşlandığı süper lüks bir yatın iki haftalık kira parası kadar taze para bize yetiyor.

o kadar “nakit” parayı bulamamak bizi boğuyor.

mehmet, gerekenden de fazla taze parayı koydu.

nefes aldık.

önümüzdeki on yılın stratejisini belirledik.

bu ülkenin birbirine yabancı hatta düşman gruplarını biraraya getiren, onlara birbirini tanıtan, onları birbirine yakınlaştıran, onları “demokrasi” gibi ortak bir inançta birleştiren bir gazetenin önümüzdeki on yılda bu ülkenin en büyük gazetesi olmaya aday olduğunu hepimiz biliyoruz.

bunu bilmek bizi güçlendiriyor.

ama bununla yetinmedik.

intikamcı siyasetçi, öfkeli general, kaypak bankacı, ödlek zengin, sözünden dönen dost cehenneminin yaşandığı bu ülkenin kezzapla dolu sığ çukurunda bu gazeteyi sağlam tutabilmek için dünyaya açılmaya karar verdik.

dünyanın “demokrat” gazetelere fon açan basın kuruluşlarıyla temasa geçtik, bir kısmıyla anlaşmaya vardık, bir kısmıyla görüşmelerimizi sürdürüyoruz, avrupa’nın en prestijli gazeteleriyle yayın ortaklığı için son aşamaya geldik.

bize en zor zamanlarımızda destek olan okuyucularımızla ve dünyalı bir gazete olmanın güveniyle, türkiye’nin iğneli fıçısında çalkalanmadan devam edecek bir noktaya nihayet vardık.

artık rahatız ve sağlamız.

“istersem var ederim, istersem yok ederim” diyen türkiye’nin efendileri ellerinden geleni ardlarına komasınlar şimdi.

biz bu gazeteyi çıkarırken söz verdiğimiz gibi bütün gerçekleri açıklamaya devam edeceğiz.

okuyucularımız çoktan “dostlarımız” haline geldiler, belki de eşine hiç rastlanmamış bir güçle sarıldık birbirimize ve birlikte “dostlarımızın” sayısını artırarak yürüyeceğiz.

“uzun maceralardan” sonra geri döndüm.

ama çok yoruldum.

şu anda değil bir insan sesi, bir kuş cıvıltısı bile duymaya dayanamayacak haldeyim.

mutlak bir sessizliğin içine gömülmek ve birkaç gün orada kıpırdamadan, konuşmadan, anlatmadan, dinlemeden durmak istiyorum.

bir hafta sonra burada olacağım.

acıları arkada bıraktık ama bu korkunç günlerde okuyucularımızla, gazetede çalışan çocuklarımızla, yazarlarımızla, yöneticilerimizle, gazetenin sahipleriyle birlikte verilen mücadelede herkese duyduğum minneti ve onların gösterdikleri direncin bende yarattığı sevinci de tek başıma yaşamak istiyorum.

zor vakitlerde elimden geldiğince sağlam durmaya gayret ettim ama şimdi o insanların en güç koşullarda nasıl mücadele ettiklerini düşündüğümde belki biraz gözlerim dolar, buna da kimsenin tanık olmasını istemem, ne de olsa serde erkeklik var.
----- spoiler -----

ahmet altan
taraf gazetesi

   eser   20.01.2009 11:50 ~ 11:50
   #1166905

123456  

 

sayfa

 / 6 

reklamı kapat

görseller

yazdır