baskaca bir musteri memnuniyeti

1.

senai demirci'nin güzel yazılarından birisi.

buyrun;

sevgili zamane, sen bu yazıyı okuduğunda, bayramın yakınlığını yaşıyor olacaksın. ben ise bu yazıyı sen okumadan günlerce önce, bir arefe gününün eşiğinde yazıyorum. az sonra, ben de hacca niyetleneceğim, ihrama bürüneceğim.

yazının son cümleleri tamam olduğunda, “ölmeden evvel ölünüz” sırrını tenime dokunduracağım. bir kefen gibi üzerime dolanırken ihram, sadece üzerimdeki elbiseyi değil, sahiplendiğim her şeyden de sıyrılıyor, edindiğim makamlardan da iniyor, sahiplendiklerimi kefenin beyaz yüzünde eritiyor olacağım. artık, kıl bile koparamayacak kadar acizim, taşları bile incitmeyecek denli zayıfım, bana sövülse bile cevap veremeyecek kadar ölüyüm. “beytullah”tan “allah”a doğrudur arafat yolculuğu. yani, allah’ın evinden allah’a doğru. ev’den ev’in sahibi’ne doğru.

ihramda olmanın icabı, ne nefsimi yanıma alabiliyorum ne de mallarımı. bir ölü gibiyim. canlı canlı kefenleniyorum. işte az sonra bürüneceğim ihrama hazırlanmak adına, risale-i nur’un altıncı söz’ünden hareketle, allah’ın kendisini “müşteri” diye tarif ettiği ayetin (bak: tevbe, 111) sırlarını açmaya çalışacağım: “muhakkak ki allah müminlerin nefislerine ve mallarına cennet karşılığı müşteridir.”

hiç karşılıksız aldığım, hiç ummadığım halde bulduğum benliğimi ve bendekileri satıp satmama kararıdır bütün bir ömrüm. hiç yoktan bulduğunu satmak, zaten elinden çıkacakları kârla elinden çıkarmam için iyilerin en iyisi, iyileri iyi eden, yoğu var eden bir “müşteri”m var biliyorum. ihramı giyerken, bu kutlu satış teklifinin dünya gözüyle cisimleştiğini sanıyorum. nefsimi satıyorum ihramda; çünkü zaruri ihtiyaçlar dışındaki nefsî şeylerin çoğuna, helal de olsa, uzak düşüyorum. mallarımı satıyorum ihramda; yolcuyum, rabbimle muarefe etmeye, yüzleşmeye, tanışmaya gidiyorum. beni de, beni ben yaptığını sandığım şeyleri de bana hiç yoktan veren allah’a giderken, benlik kaygımı da, benim sandıklarımı da bir kenara bırakmalı değil miyim?

öyleyse, eğer ifadem doğruysa, bütün ömrümü bir “müşteri memnuniyeti” sınavı olarak görebilirim. nihai tahlilde, memnun edeceğim tek bir müşteri var. üstelik memnun etmeye en çok değer olan müşteri de o. üstelik, o müşteriyi memnun edersem, ben de memnun olacağım. o müşteri sana da müşteridir. öyleyse, sen ihramsız da olsan, müşterini bil ve o müşterinin diğer müşterilerden ne kadar farklı olduğunu anlamaya çalış:

müşterinin senden satın almak istedikleri zaten sana ait değil! senden satın almak istedikleri, sana kendi verdikleri. ne elindekiler elindeydi bir zamanlar, ne de ellerin elindeydi. sahip olabileceğin bir şey olmadığı gibi, sahiplenme duygun da yoktu, sahiplenme arzun da yoktu. senin elinde olanlara sen hiç katkıda bulunmadın, inşasına zerrece emek vermedin. müşterinin senden istedikleri kendi malın değil ki, müşteriye vermekle bir şey kaybedesin. satacaklarının hiçbiri senin değil ki, elinden çıkardığında fakirleşesin.

müşterinin senden satın almak istedikleri zaten senin elinden çıkacak! elindekileri elinde tutmaya kalkarsan, giderek azalacak, değerinden kaybedecek, en sonunda hepten elinden çıkacak. satarsan müşterinin vereceği bedelle elinden çıkacak. satmazsan hiç kâr etmeden hepsini kaybedeceksin.

müşterin senden satın aldıklarını yine senin elinde bırakacak! sattıkların yine senin elinde kalıyor. sattıklarını bir ömür senin kullanmana izin veriyor. üstelik o müşterinin adına kullandığın için, daha verimli işliyor, hatta değer kazanıyor. satmayıp kendi adına kullanmaya kalkarsan, giderek eskiyeceği için, zamanla işe yaramaz hale geleceği için, kıymetten düşecekler, ayrıca, üzerine yük olacaklar.

müşterin senden aldıklarını sonunda yine sana iade edecek! senden satın aldığı ama yine elinde bıraktığı malların ve cihazların işletme kârını yine sana verecek. hem zaten, onun adına işlettiğin için değeri ve verimi artan mal ve cihazların işletme giderlerini kendisi karşılıyor. sana yük etmiyor. elde edilen ürünleri de, hiç bitmeyecek, hiç eksilmeyecek, hiç değeri azalmayacak bir şekilde senin adına kendi yanında tutuyor.

müşterin sana hiç karşılıksız verdiklerini hiç hakkını veremeyeceğin bir karşılıkla senden satın alıyor. hiç sonlanmayacak lezzetlerin yaşandığı, korku ve hüznün asla dokunmadığı ebedî hayatı vaad ediyor.

hiç ummadığın halde kendini içinde bulduğun bu ömrü, o “müşteri”yi memnun etmek için harcamaktan daha iyi bir seçenek var mı?

   muselem   24.01.2008 19:28
   #832023
 
reklamı kapat

yazdır