dersim

1.

tuncelinin eski adi.

   faten   29.08.2006 23:52
   #27277
2.

anlamı gümüş kapı olan şehir...(der:kapı ; sim:gümüş).

   nagual   04.05.2007 10:55
   #372543
3.

her daim baskı altında olan ildir.

   lock   04.05.2007 10:57
   #372546
4.

dünyanın ilk kadın savaş pilotunun bombaladığı şehir.

   abdulfelek tarsusi   04.05.2007 11:08
   #372567
5.

artvin'den sonra türkiye'nin okuma oranı en yüksek kenti tunceli'nin de içinde olduğu; elazığ, bingöl ve erzincan'ın tunceli'ye sınır olan yerlerinin kesiştiği yerdir coğrafi cihette dersim. yine de "dersim" denildiğinde akla daha çok ve birçok yerde tunceli gelmektedir elbet.

alevi zaza'ların en yoğun olduğu bölgedir. okuma oranının yüksek olmasıyla da ilintili olduğu muhakkak (artvin de ilerici insanların yoğun olduğu bir kenttir) politik duruşuyla yıllardır devletin birçok yönden ambargo koyduğu, operasyonlar düzenlediği, bombaladığı politik bir meskûndur. devrimci örgütlerin lider kadrolarının bir kısmının da buradan çıktığı bilinmektedir.

<bkz: dersim isyanı>

   lamazibici   04.05.2007 11:09 ~ 11:14
   #372569
6.

dersim sözcüğünün eski zazaca'da "der" (kapı), "sim"(gümüş) sözcüklerinden yanyana gelmesinden oluşmuştur sadece yaygın bir halk etimolojisidir. yörede dêsım diye telaffuz edilen aslında bugünkü tunceli'yi değil, o yörenin adını belirler, ki tunceli'nin yöresel adı mamekiye 'dir. "yunan tarihi ve coğrafyacılarının dersim bölgesine daranis ve derksene adını verdikleri gibi dara'nın bisitun kitabelerinde bu havaliye zuza tabirinin dersim yöresinde konuşulan zaza dilinin sözcüğünden geldiği muhtemeldir.bu bölgede yaşayan ilk insanların hititler olduğu söylenmektedir.

*

   life is a lemon   18.08.2007 14:52 ~ 14:52
   #618704
7.

1938 de binlerce alevinin katledildiği (bizzat atatürkün manevi kızı tarafından havadan bombalanarak) ve bu konunun şimdiye kadar açılmadığı,başkaldırının,cesaretin,onurun başkenti.

   sycorax   20.06.2008 13:55
   #951659
8.

memleket manzaraları 3

hasan kıyafet

evrensel 08.06.99

"ver elini tunceli"

dersim kürtçede gümüş kapı anlamına geliyormuş. adıyaman’ın adı da hısnı mansur yani mansur’un kalesi demekmiş. egemenlerin ortak özelliklerinden biri de egemenliklerine geçirdikleri yerlerin insanına, geçmişini unutturmaktır. bu tür yapay çabalar tarihin belleğini köreltemez, sadece geçici görüş bulanıklığı yaratabilir.

dersim’e gitmek için yine zorunlu elazığ’dan geçeceğiz. mehmet ağar’ın memleketinden... dendiğine göre ağar, elazığ halkının yarısını polis, yarısını da astsubay yapmış. bağımsız adaylığını onlara güvenerek koymuş. kime güvenirse güvensin tarihin belleğini hiçbir silgi silemiyor.

elazığ’da her ananın işkencede ölen oğullarına ilişkin biribirinden acı öyküleri var. kumru güden’in oğlu mazlum güden için oğlun tahliye olacak giyisilerini getir demişler. ertesi gün oğlunun ölüsünü teslim etmişler. üniversite öğrencisi sinan demirbaş’ı, asker kaçağı diye götürmüşler, onbeş gün sonra ölüsü gelmiş. fadime ana kendi gibi dertlilerin arasına düşmüş yağ gibi kürtçesi ile dertleşiyor. türkçe konuşurken arasıra teklediğine bakmayın siz onun, iş kürtçeye geldi mi susmak bilmiyor.

dersim’i anlatacaktık, elazığ’a takıldık kaldık. bingöl yol ayrımından sonra peri köprüsü’ne gelince yine askerler tarafından durdurulduk. hayret bir şey ilk kez tepeden tırnağa aranmadık. uzun bir araç konvoyu bizi karşılamaya gelmiş. şu dersim’in hali başka diyoruz. buraya gümüş değil altın kapı dense yeridir. bu güzel insanlar bu topraklarda yetişmiş olamaz, uzaydan falan gelmiş olmasınlar. elazığ, bingöl, erzurum ve de dersim insanı arasında ne kadar fark var? her neyse biz şimdi dersim’deyiz. seyit rızaların, düzgün babaların, ermiş seyit hüseyin tatarların yurdu dersimde...

dersim’in altı pertek / dersime gidek gelek / eli elimde olsun/ kapı kapı dilenek... sevdayı bu kadar güzel anlatan az şiir vardık. hele munzur üstüne yakılan ağıtlar. kutu deresi, düldül dağı, ali deresi, hozat girişi cinayetleri için söylenenler, yazılanlar... bolu’da katledilen öğrenci kenan mak’ın memleketi de burasıymış. kenan’ın annesi, "her şeyi kendileri yapıyorlar yine de korkuyorlar. hayın haflı olur. gelen misafirlerimizi bile bize vermiyorlar" diyor.

gözün gördüğü her yan yalçın dağ. uygarlığın buralara getirdiği tek ürün, her arazide koşturabilen alman betere tankları bir de her tepeye kurulmuş termal kameralar. zifiri karanlıkta insana tam isabet ateş edebiliyormuş. kimbilir ne güzel amaçlarla yapılmış pertek ipliği işletmesi de battal olmuş. 1980den sonra yedi yıl işkence merkezi olarak değerlendirilmiş, şimdi ise kışla imiş. oh oh ne gelişmiş memleket! ülke dediğin işte böyle kurtarılır ve kalkındırılır. 12 eylül’den sonra en yoğun yatırım, cezaevi ve futbol sahalarına yapılmış. metris cezaevi, avrupa dahil ortadoğu’nun en büyük cezaevi imiş. allah bacasına baykuş tünetsin, başka ne diyelim...

sakine demirbaş bacı anlatıyor, "eskiden yaşadığımız o güzel günler, binbir çiçekli yaylalar şimdi çook gerilerde kaldı. ovacık’ta belki beş yüz kovan arı dağıtıldı, kovanlar parçalandı, kayalardan derelere aşağı oluk oluk bal aktı. bir gecede bin davar öldürüldü, ortalık mezbahaneye döndü. timci askerler, polisler zalımlaştı ki allah esirgesin. eskiden gelen yabancıya, misafire ne hediye vereceğimizi bilemezdik. yani her bir şey boldu çoktu. şimdi evimize misafir gelmesin diye ışığı ilk akşamdan söndürüyoruz. içtiğimiz çay, kıtladığımız şeker karneyle. misafire izzet ikram, yemek, çerez gereklidir. mecburen elazığ’a göçtük. orada da iş yok. yalnız benim gelinlerim değil, bütün millet eşinden ayrılıyor. yoksulluk evlere hır gür koydu. karılar kocalarını terk ediyor" diyor. daha neler neler, kitaba sığmaz olaylar anlatıyor.

tunceli halkı işkenceden, zulümden çok kotadan sıkılmış. köylünün birisi kota dışı biraz fazla çay almış. onu da unun içine saklamış. son kontrol noktasında bu anlaşılmış. ahret soruları başlamış: "bunu kime götürüyordun?" pkkâye mi verecektin?" vb... hepsi iki atımlık çay. köylü dayanamamış, kafasının tası atmış. aha öyle olmaz böyle olur diye çayı unu çevreye, gökyüzüne savurmuş. öf yeter be, diye de avaz avaz bağırmış...

dersim’de düzlük bulmak zor. hükümet binasının önünde biraz düzlük var, orayı da bir acayip biçimlemişler. ağaçlar, çimenler varmış, sökmüş kuskuru betonla duvar, parsel, ayırmışlar. halk bu meydanın adını palavra meydanı koymuş. devlet adamları, büyük komutanlar, belki bazen politikacılar, halkı oraya toplar palavra sıkarlarmış. devlet istediği kadar cumhuriyet, hürriyet meydanı adını koysun.

burada halk acıya aşılanmış dense yeridir. sanki hiçbir şey olmamışçasına herkesin başı dik, doğal devinimlerinde, sesleri yüksek geziyorlar. kentin bir iki düz alanını askeriye, polis kaplamış ona bozuluyorlar. hüseyin çelik anlattı, çatışmada ölenleri çırılçıplak soyup para arıyorlarmış. bir bunu bir de özel timcilerin kulak burun kesmelerini unutmuyorlar. bu arada çatışmalarda yakınları ölenler, ölülerini sağlam istiyorlarmış. yani organları tam. duyunca inanamadım ama söyleniyor, ölü sahipleri, ölülerini sağlam olarak almak için rüşvet bile veriyormuş. siz dünyada böyle bir şeyin olabileceğini düşünebiliyor musunuz? bana ölümü sağlam ver arkadaş!...

acı ile alay, komedi birlikte yaşarmış. dersim’de kişi başına bir polis bir de asker düşüyormuş. yüzölçümüne göre metre kareye düşen polis ve asker sayısı ise sivillerden fazlaymış. fadime ana’ya dersim’de yaşar mısın demişler. "o askeri polisi temizlerseniz yaşarım. gül gibi memleket niye yaşamayım?" demiş.

kahveye iki ilkokul çağlarında çocuk geldi, ellerinde birer naylon poşet var; "boyacıı" diye bağırıp duruyorlar. çağırdım, tamam da hani boya sandığınız dedim. ikisi birden naylon çantalara sarıldılar. boya takımları olan bir fırça, iki renk boya oradaydı. ilk kez böyle boyacı görüyordum. neden sandıklarının olmadığını sordum. "ağabey sandık pahalıdır bi, ikincisi sandıklı adamı kahveye sokmirler ki" dediler. ikisini de kırmamak için ayakkabılarımın birisini birine, birisini ötekine boyattım. birisinin rengi biraz mat oldu ya varsın olsun. parayı eşit paylaştırmanın başka yolu yoktu. belki onlar da iki ayakkabısını aynı anda iki kişiye boyatan birini ilk kez görüyorlardı. memleket ne hale geldi...

gezdiğimiz doğudaki kürt yoğun illerde acıların üstüne basa basa yürüyorsunuz. acısız, ağıtsız, kötü anısız insan bulmak güç. bir de insanlar adlarını unutmuş. bir kaç kez sormayınca insanlar kimliklerini açıklamıyorlar. hozat yakınlarındaki kayışoğlu yarı’ndan aşağı nice kürt, ermeni, canlı canlı uçurumdan aşağı itilmiş. gaz bombası ile mağaralar bombalanıp sonra ağzı betonla sıvanmış. hadi bunlar eskiden olmuş, ya şimdi olanlar. doğru dürüst köy kalmamış. gördüklerimizin hemen hemen tümü virane. ben köyümde öleceğim diye direnen bir iki yaşlıya rastladığımız oluyor. pülümür suyu üstündeki beton köprüler dinamitlenmiş, yıkılmış. küflenmiş demirleri görünüyor. karşı kıyıda ceviz ağaçları kalmış. belli ki toplanmamış, meyveleri dalında kurumuş. meyvesi toplanıp yenmeyen ağaç küser, bir daha meyve vermez derler. cevizlerin buruk, küskün duruşu içimizi burkuyor. neden bütün bunlar? neden savaş da barış değil? darağacının altında ot bittiği nerede görülmüş? kanın kanla yunduğu nerede görülmüş?

benim gruptan ayrılmam gerekiyor. elazığ yolu, samsun’a gitmek için çok uzun. erzincan üzeri kestirme biliyorum, ama yol güvenli değil deniyor. önce tümden kapalı iken, şimdilerde günde bir minibüs gidiyormuş. fakak kimse o yolu salık vermiyor. ben kafaya koydum oradan gideceğim. pkk beni ne yapsın? benim sıkıntım bu düzenle. toptancı bir görüşle, ne polisi ne de askeri suçluyorum. suçlu olan sistemdir ve de ankara’da yürütülen antidemokratik politikadır. suçlu olan yoksulun, emekçinin düşmanı kapitalist düzendir.

gezimiz sırasında kimliklerimiz kontrol edilirken tanıdık asker hemşehrilerime rastladığım oluyor. önceden özel bir doldurulmuşlukları yoksa, peşin yargılı değillerse, insan insana böylesi anlarda daha sıcak yaklaşıyor. diyarbakır girişindekilerden birisi yüzbaşı, birisi astsubaydı. astsubay olan kulağıma "hemşehrim, antep kapısını yoklayın, orası daha serbesttir" diye kopya bile verdi. biz umutsuz olduğumuz için hiçbir kapıyı yoklamadık. sabah erken kalktım, dostlarla vedalaştığım gibi, bir çoğunu atlatarak yaradana sığınıp tehlikeli yoldan giden minibüse bindim. kırmızı köprü dolaylarında askerlerce durdurulduk. ben aranmayı taranmayı beklerken, bir asker içeri silah yerine bir kutu şeker uzattı, "günaydın efendim, kurban bayramınız kutlu olsun" diyerek. ben teşekkür ettim, almak istemedim. fakat er, "komutanın emridir alacaksınız" deyince, hem şekeri aldım, hem güldüm...
aşkale dolaylarında, indiğimizde, erzurum’dan gelen yolla birleşmek üzere iken bir daha durdurulduk. su kıyısı yeşillik güneşlik bir yerde karakol. kimliğimizi alan er bir süre sonra, "komutanım sizi istiyor" diye geri döndü. allah allah diğer yolcularda çıt yok. pülümür’den binen memur arkadaş, mühim değildir, işareti yaptı. gerçekten de mühim değilmiş. yine bir hemşehrim çıkmış. genç, temiz yüzlü bir astsubay. gün sayıyor, tayini batıya çıkacakmış. kaman’da birbirimizin köylerini tanıdık. çaplı düşününce, insan elinde olmadan üzülüyor. merak ediyorum acaba, hemşehrim de niçin ölüp öldürdüklerinin farkında mı? bana çay yapmak istiyor. minibüste bekleyenleri gösterip izin istiyorum. anlaşılıyor ki o bekletmeye alışmış. ya da bekleyen yolcuların hiçbir hak arama haklarının olmadığını, kendisinin ise ohal kapsamında sonsuz yetkisi olduğunun rahatlığında...

   muhittin bosat   14.07.2008 22:45 ~ 22:46
   #974559
9.

verin lan buzdolaplarını geri, bugun baban bile sana bedava ev eşyası düzmez adam daha ne yapsın hiç utanmanız yok mu sizin dedirten insanların yaşadığı şehir.

   takashi katori   30.03.2009 10:07
   #1284652
10.

bir degil, dört ildir.

   cemkirik limon dilimi   30.03.2009 10:15
   #1284658
11.

aynı zamanda bir ciwan haco parçası.

   johnlennonist   18.05.2009 21:24
   #1390309
12.

bir eski öyküdür bileceksiniz
masallardan kalmıştır dersim
ülkemin ortasında gizli
yanık bir türküdür dersim

yıl otuz sekizdi dağlarda
iri ceviz ağaçları ve atım vardı
belki bir gökyüzü savaşçısıydım
bir arpa ekmeği kadar sıcaktı
toprağım, karım ve çocuklarım

oysa soğuk bir kuştur
parıldar süngü

bana niçin uzaksın düşündün mü
kurda kuşa dostluğumu düşündün mü?

bu sularda ölüm bile güzel
sen hiç kurşunların anlamını düşündün mü

yıl otuz sekizdi dağlarda
iri ceviz ağaçları ve atım vardı
güneş ve sular ülkesinde orda
orda ki eski bir öyküdür dersim


tuncelinin eski adıdır dersim.. bir de o günleri yaşayanlardan soracaksın.. yüreğine inecek sonra ince sızı.

sonra adı mı? isyanın, direnişin ve teslim olmamanın ülkesi olur çıkar!

ve hasan cemal der ki;

70 yıl önce dersim' de yaşananlarla yüzleşmek
aşağıdaki yazıyı lütfen sonuna kadar okuyun. "dersim'38'in üzerinden 70 yıl geçti. resmi rakamlar sayı olarak 12 bin deseler de, genç-yaşlı-çocuk ayırt edilmeksizin öldürülen insan sayısının 70 binden az olmadığı söylenmektedir.
katliamdan sağ kurtulan dersimliler, katliam yıllarında neler olup bittiğinin ayrıntılarını hiçbir zaman tam olarak anlatmadılar, anlatamadılar.
katliamı ağıtlara konu ettiler.
ve dersim '38, 70. yıldönümünde hâlâ kanayan bir yaradır.
dersimliler, hiçbir zaman bu olaydan dolayı başka halklara, türk halkına düşman olmadılar. yüreklerinde tanımsız bir acıyı bütün sıcaklığıyla her zaman yaşasalar da bunu bir kin ve nefret konusu haline getirmediler. fakat katliamdan sonra da yürütülen bütün sistemli asimilasyon politikalarına rağmen bu olayı asla unutmadılar.
avrupa parlamentosu bünyesinde dtp'li bazı milletvekillerinin de katılımıyla bir konferans gerçekleşti ve herkes gibi ben de bu konferansı basından takip ettim. türkiye basınında yer alan tepkiler, bu ülkede düşünce ve ifade özgürlüğünün ne denli büyük bir tehdit altında bulunduğunu bir kez daha gösterdi.
avrupa parlamentosu üyesi olmayı hedefleyen bir türkiye var ve aynı türkiye bu çatı altında kendi toprakları üzerinde yaşanmış bu büyük trajedinin gündeme getirilmesine ve tartışılmasına tahammül edebilmeli.
kendi geçmişini sorgulamayan ve bu sorgulamanın gereğini yapmayan bir ülke, bir halk ve düşünce asla özgür olamaz.
peki, dersim de 1937-38 yıllarında neler yaşandı?
dersim bu katliama dili, kültürü, inancı nedeniyle uğradı. bu değerlerini bugün de sahiplenmeye devam ediyor ve varlığının inkâr edilmesine karşı duruyor.
türkiye de rejimin kürt ve alevi sorunu konusundaki inkârcı zihniyet ve tutumunu sürdürmekteki ısrarı, yüreklerimizdeki dersim '38 yarasını daha da kanatmaktadır.
türkiye deki rejimin cumhuriyet tarihi boyunca uyguladığı katliamlarla yüzleşmekten kaçınması, bir demokrasi ve özgürlükler çağı olması gereken bu çağda, hâlâ farklı dillere, kültürlere, inançlara düşmanlık yapması sorununu doğurmaktadır.
türkiye deki rejimin dersim '38'le yüzleşememesi,katliama karşı direndiği için asılarak katledilen seyit rıza ve arkadaşlarının naaşlarını ne yaptığını dahi açıklamaktan kaçınması, nasıl bir rejim ve zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gözler önüne sermektedir.
bizler, türkiye cumhuriyeti devletinden, dersim '37-38 de neler olduğunu bütün açıklığıyla itiraf etmesini istiyoruz, ki bunu istemek bizim hakkımız.
yine yakılarak külleri havaya savrulan seyit rıza ve yedi yoldaşının naaşlarına ne yaptıklarının açıklanmasını istiyoruz. ancak bu şekilde hayatımızın bu kâbustan kurtulacağına ve rahat bir nefes alabileceğimize inanıyoruz.
dünyada çağdaş bir demokrasi inşa etmiş bütün ülkeler kendi tarihleriyle yüzleşmişlerdir. türkiye nin tam ve gerçek bir demokrasiye geçebilmesinin olmazsa olmaz şartının kendi gerçekleriyle yüzleşmek olduğunu göstermektedir.
1937-38 yılları arasında dersim de bir insanlık suçu işlenmiştir. kürt ve alevi kimliğinden dolayı dersim, katliama dayalı ve asimilasyoncu politikalarla yok edilmek istenmiştir.
dolayısıyla hiç kimse bizden bu gerçekleri unutmamızı ve unutturmamızı beklemesin. bu günün anısına, seyit rıza'nın idamı öncesinde söylediği şu sözleriyle bitirmek istiyorum:
'evlâd-ı kerbelayız, bîhatayız. ayıptır, zulümdür bu, katliamdır.'
dersim;in 70. yıldönümünde; zulüm ve katliamların olmadığı, kardeşçe barış içinde yaşanılır bir türkiye dileğimle..."
* * *
biraz kısaltarak köşeme aldığım bu yazı benim değil.
ferhat tunç'un.
imzasını sanatçı-aktivist diye atan ferhat tunç'un 17 kasım 08 tarihli taraf gazetesinin 16. sayfasında çıkan bu yazısını okuduktan sonra bir noktayı bir kez daha belirtmek istiyorum.
tarihimizi, 'resmi tarih'e bırakmadan öğrenmek zorundayız; yoksa bu topraklarda barış ve huzuru, demokrasi, hukuk ve özgürlükler düzenini yakalamak çok zor olacak.
gerçek tarihi öğrenmeden, birbirimizin acılarına saygı göstermeden, bu acılı tarihi serbestçe tartışıp yerli yerine oturtmadan, "ya sev ya terket!" zihniyeti, trajediye bir türlü doymayan bu toprakları terketmeyecek çünkü...

http://www.milliyet.com.t...=hasan%20cemal&ver=31

   alegria   14.09.2009 02:11
   #1603970
13.

eski bir mısır kavmi.

   yazarfen ahmet celebi   27.10.2009 19:07
   #1695505
14.

<bkz: 1938 dersim katliamı>

   anelia   04.12.2009 21:10
   #1774416
15.

http://www.habersahifesi.com/guncel/654/cok_gizli_dersim_rap

   omerse   09.02.2010 17:36
   #1925568
16.

aslinda yedi göller gibi bir bölge kendisi. yani "gecmiste kaldi o, yandi bitti kül oldu" demek sacma. kapadokya diyorsun misal...kendisi resmi bir yer degil. il degil, ilce falan degil yani. bölge. öyle düsün. rahatlayacaksin. yalniz isin icine böyle bir "kürt" efendime söyleyeyim "isyan" girdi mi, killaniyorsun. hemen yadsima isine girisiyorsun. neden?

   cemkirik limon dilimi   16.03.2010 15:59
   #1983768
17.

ders olsun.*

   ceki demiri   16.03.2010 16:03
   #1983775
18.

işin içine kürt, isyan gibi kelimeler girdi mi kıllanıyorsun. neden acaba????

   bilinen biri   16.03.2010 16:04
   #1983776
19.

isyan olayları mecliste araştırılacakmış. sen önce sivas'ı çöz hemşerim. madımak'ın yarası henüz kapanmadı..müsebbibler öteki dünyaya gittiler çaktırmadan. demokrat türkiye bu sorunu çözemediyse, dersim gibi tarihi olayları hiç çözemez.

   zelisa   19.11.2011 13:29
   #2455976
20.

dincilerin mal bulmuş gibi sarıldıkları olay. hazır ayaktayken kuyucu murat paşa olayını da aydınlatıversinler. osmanlı canım.. hiç hata yapar mı? hatta fatih zamanında katledilip dağlara sürülen hurufileri de dağa kayağa göndermişlerdi aslında..

   zelisa   21.11.2011 22:05
   #2456579

12 

 

sayfa

 / 2 

reklamı kapat

yazdır