guz sancisi

1.

yılmaz karakounlu'nun ellerine sağlık dedirten romanıdır. 6-7 eylül olayları bir aşk paralelinde anlatılır. konu sağlam bir olay örgüsü ile anlatılmıştır. eser ayrıca türkiye yazarlar birliği roman ödülü'nü de almıştır.

<bkz: yılmaz karakoyunlu>

   allegory   15.09.2007 01:57
   #671131
2.

beren saat(lena), murat yildirim(behcet), tuncel kurtiz gibi oyuncularinin bulundugu, tomris giritlioglu'nun yönetmenligini yaptigi film. yakinda sinemalarda diyelim de bitirelim...

   cemkirik limon dilimi   02.10.2008 00:09
   #1045272
3.

6-7 eylül 1955’de türkiye’de yaşanan ‘azılıkları tasfiye hareketi’ni ele alan yapıt, bu dönemi beyazperdeye taşıyan ilk film olma özelliği taşıyor...

behçet’in babası kamil efendi (tuncel kurtiz), antakya'daki güçlü nüfuzu yüzünden hükümetin yakından ilgilendiği ve bürokrasinin içindeki “derin” iradeyle sıcak bağlantıları olan zengin bir toprak ağasıdır. babasının etkili kimliğinin gölgesinde kalmış bir genç olan behçet’in en büyük hedefi kamil efendi’nin telkinlerine uyarak siyaset dünyasında yer almak ve yükselmektir. bu konuda ona en büyük desteği babasının yakın dostu ve nişanlısı nemika’nın (belçim bilgin erdoğan) *babası kenan bey (hüseyin avni danyal) vermektedir. eski bir bürokrat olan kenan bey, derin devletin operasyonunun has isimlerinden biridir.

behçet’in bu olaylara karşı, hem muhafazakar, sakin, ağırbaşlı ve içe dönük hem de hakkaniyete ve ahlaka önem veren bir yaklaşımı vardır. beyoğlu'na ağır ağır inmeye başlayan bu gergin siyasi atmosferin karanlığının altında kalan behçet, karşı komşusu rum elena’ya aşık olur. behçet, militan bir kalemin günbegün koyulaşan renklerle çizdiği politik bir çizgide yürürken; 6 eylül 1955 sabahına doğru attığı her adım, elena'ya kavuşmasını zorlaştırır.

film aslında 1955’de yaşanan 6-7 eylül olaylarının panoramasında gayrimüslimler ile müslümanlar arasındaki iç hesaplaşmaya değiniyor. yönetmen tomris giritlioğlu, bu beşinci sinema filminde 10 yıldır uzak kaldığı sinemaya geri dönüyor. antalya altın portakal film festivali’nde 1999’da en iyi film ödülü alan “salkım hanımın taneleri” ile tanıdığımız yönetmen, yine yılmaz karakoyunlu’nun bir romanını uyarlamaya soyunuyor. önceki filmleriyle sayısız ödül kazanan yönetmen, ‘çemberimde gül oya’ ve ‘hatırla sevgili’ gibi kaliteleri ve meseleleriyle ses getiren dizilerin yaratıcısı olarak da dikkat çekmişti bu 10 yılda.

sinemaya dönüşünde ise ülkemizde daha önce perdeye aktarılmamış bir döneme uzanıyor. bu sayede de önemli bir iş becererek ülkemizde eksik olan ‘ulusal mevzular üzerine gitme’ mantığını sergilediğini söyleyebiliriz. filmin ayrıca amerikan sinemasının ‘epik aşk filmi’ formülünü de bu tarihi altyapının üzerine geçirdiğini eklemek lazım. ülkemizin 1. dünya savaşı ve osmanlı imparatorluğu dışında da önemli dönemleri olduğunu sinema dünyamıza hatırlatan bir çalışma “güz sancısı”. aynen “babam ve oğlum”un 12 eylül olaylarıyla ilgili filmlerin yolunu açtığı gibi, o da ‘6-7 eylül olaylarlarıyla ilgili filmleri’n öncüsü olabilir.


künye:

güz sancısı
yönetmen: tomris giritlioğlu
oyuncular: beren saat, murat yıldırım, okan yalabık, tuncel kurtiz
süre: 113 dk.
yapım yılı: 2009

kerem akça'nın yazısı.

   alon so good   24.01.2009 09:24
   #1171640
4.

öncelikle yılmaz karakoyunlu'ya selam olsun.

bana mı öyle geliyor? yoksa bu aralar bir döneme damgasını vurmuş olayları anlatan filmler son ayakta öne mi geçti? bilemiyorum.
bu gidişat, elbette saçma ya da gereksiz değil; bilakis insanları, özellikle de son jenerasyonu bilgilendirme ya da onları geçmişe dair sorgulamaya itme açısından oldukça akıllıca. manipule etme amacı gütmeden...


-------------------------spoiler-------------------------


filmdeki en traji komik sahne, rum doncunun dükkanı yağmalanmasın diye camekanına dua yapıştırmasıydı. akabinde içeri giren ve telefonu kullanmak isteyen kenan bey'in* konuşması esnasında don erbabının yamağının bakışları, sonra rumca konuşması ve patronla yamak arasındaki kısa komik tartışma...
bir rum'un, bir hristiyanın (ya da mensup olduğu din hiç fark etmez) böyle karışık bir anda, can elden gitmesin diye düştüğü durum enfes bir şekilde anlatılmıştır. o anda o duayı nerden bulunduğu da bilinmez tabi keza gereksiz bir ayrıntı.

suat'ın* behçet ile olan ilişkisi de aslında üzerinde durulması gereken bir konu. her ne kadar tomris giritlioğlu'nun siyasi bakış açısını bilsemiz de işleyişi açısından oldukça manidar. bir sağcı ve bir komünist arkadaş olabiliyor. yakın arkadaş olabiliyor. sonunda suat ölüyor belki ama behçet'in o anki çaresizliği, evine kaçışı, musluğu açık bırakıp gitmesi...

behçet; pasif, arada kalmış, babasının gölgesine saklanan ve aslında hayata dair hiçbir hedefi olmayan bir adam. bu durum, nemika* ile köşkün balkonunda bir gemiyi seyredip yaptıkları konuşmalardan da belli.

gemi, sanki nereye gideceğini bilmiyor...

yani behçet, filmde amacı olmayan araç rolünde adeta. bilmiyorum. behçet'e film boyu kıl olduğum için bu kadar ezmiş olabilirim. hamam böceğine tahammül edemediğimden belki de... sonunda ezilse bile, ertelenen ölümler... ı-ıh olmaz.

neyse. ne diyorduk?
filmdeki diğer vurgulayıcı sahnelerden biri de, behçet'in evini su bastığı zaman yere düşmüş, suda gezinen peder bey'in resmini yerden kaldırıp sonra tekrar yere atmasıydı. kesinlikle artık bu cemiyete mensup olmak istemediğinin, bıkkınlığın ve tükenmişliğin, baba ile evlat arasındaki çatışmanın sembolü. keza behçet'in telefonda babasıyla olan konuşmaları da pek bir ezikçe dikkatinizi çekerim.

ortadan edit: oha diyorum sevgili okuyucular: ilker aksum'dan bahsetmemişim. olayı bitiren adamlardan(her manada) daha hatta ayrıntılı bilgi için: <bkz: oyuncu>

ve elena*...

bir arkadaş, bana bir film çeksen, kimi oynatırdın diye sormuştu? hem güzel olacak hem yetenekli olacak ama?

beren saat tanıma oldukça uyan ve yakışan bir kadın. filmde bir rum fahişesini canlandırıyor. bir de onu pazarlayan büyükannesi var. bu şekilde kestirip atmak kolay fakat o döneme geri gitmek gerek...
elana'nın odasındaki bebekler o kadar anlamlı ki... oyuncak sevdası... hatta bir adamın koynuna girerken bile bebeğini elinden bırakmaması fakat bebeğin masumiyetin bozulduğu, mahremin elden gittiği an kendisinin intihar etmesi... annesinin onu küçük yaşta terk edişi... yaşanmamış bir çocukluk ve bir adama beslenen ümit... bağlılık... hatta basit kaçmayacağını bilsem aşk bile derdim...

aslında anlatacak çok şeyim var ama dilim dönmüyor, toparlayamıyorum.

en yürek acıtanı da bu olsa gerek :

suat'ın ölümü... geliyor aklıma. behçet! diye bağırışı. behçet'in ''hiçbir şey yapamama'' sı ve sadece korku ile kadim dostunun öldürülüşünü izlemesi ve daha fazla dayanamayıp çekip gitmesi...

aslında bu karaktere bu anlamı yükleyen belki de murat yıldırım. bilemiyorum fakat okan yalabık'ın artık filmlerde öldürülmesinden bıktım! yeter lan. leonarda 1, okan 2. (konuyu toparlayamayıp yavşatma ayakları)

evet, bitiyoré...

filmde bir de: oyuncakçı amcanın, tarumar edilen dükkanına son bir bakışı ve insanların bu denli vahşileşebilmesini inkar eden fakat yaşandığını görünce bu manzaraya şahit olduğu için utanç duyan gözleri... aslında o sahne çok şey anlatıyor canlar...

o sahne, bizim tarihimizdeki kara lekelerin bir aynası... rumların dükkanlarının, evlerinin yağmalanıp eşyalarının parçalanması - o kaos ortamında dahi birilerinin 'ne kaparsam kardır' diye işlerine yarar parçaları seçmesi ve bunun film bitimi gerçek fotoğraflarla belgelendirilmesi-

bu olay; bunca yıl birçok dine, millete mensup insanları bünyesinde barındıran türkiye'nin, türk insanının, türklerin, unutulmayacak, yüz kızartıcı ayıplarındandır. o dönemde, o insanlara yapılan şey, asla bir türk'ün ahlak anlayışına yakışmayacak cinstendir. ama olmuş mudur? olmuştur. şimdi mazinin hesabını yapmak... şöyle olsaydı daha iyi olurdu demek de anlamsızdır. fakat yine de insan üzülmeden edemiyor. ya da bir rumun:

''siz bize zamanında şunları yapmıştınız'' söylemini haksız çıkarmıyor.

film güzel. aşk hikayesi filmi bitirmiş, diyenler için de şöyle bir açıklama getireyim :

aşk hikayesi çoğu zaman seyirciyi filmde tutmak içindir. yani birçok insan belki bu filme siyasi içeriğinden ötürü gitti fakat bu şekilde düşünmeyen insanlar da var. yok değil. bugünden haberi olmayan adamlara da laf arasında üç beş bir şey öğretebilmek için belki de... bu tip insanları görmedim değil. buna istinaden yapılmış bir yorum bu.

bir başka ihtimal de: esas oğlan behçet'in bir parçası olduğu için...
yani bu adamın aşk hayatı olamaz mı abi? ot mu bu adam? elbet bir gönül hikayesi olacak. hatta başkan'ın kızını ve derneği reddederek uğrunda (bir şey de yapmadın ki behçet mınakoim) babasına bile tavır koyacak kadar seveceği bir kadın olması saçma değil. bu kadının fahişe olması teferruattır. gönül, seçici geçirgen bir zarla kaplı değil. sana ne. bana ne. ona ne.

filmin elbette eksiği gediği vardır ama ben bu yorumları sade vatandaş gözüyle yapıyorum ve bu tip filmlerde, mesaj kaygısı güden dönem filmlerinde, asıl olayın o filmin çekilebilmiş olma cesaretidir, diye düşünüyorum. herkesin işi olmayacağı gibi herkesin de değinmek istediği konular değil çünkü bunlar. şimdi şey derler: ''bari yapıyorsan tam yap''
o da olur hocam. sen ben yaparız. oynarız. çekeriz. neyse.

ve buraya değinmeden olmaz:

beyoğlu... tüm azameti ve ihtişamıyla... istanbul...

ve filmdeki müzikler... edinip edindirmek lazım.


-git artık vurgusu-

-bu benim dünyam değil
+başka dünya yok


-git artık vurgusu-


-------------------------spoiler-------------------------


edit: imla, ah imla...

   wendy   27.01.2009 00:37 ~ 30.01.2009 01:50
   #1174910
5.

kitabı filminden çok daha fazla güzeldir. bazı önemli noktalar filmde ciddi biçimde değiştirilmiştir. *


yine de böyle bir kitaptan haberi dahi olmayan güzel ülkemin insanlarına kitabı merak ettirecek ve belki okutturacak bir filmdir.

   rambarumba   02.02.2009 00:13
   #1181588
6.

öncelikle filme gitmeden önce $u yazının okunması filmde ne ile kar$ıla$ılacağının daha iyi anla$ılması açısından farzı ayndır;

http://taraf.com.tr/makale/1821.htm

oyuncu seçimleri ve senaryonun akıcılığı açısından film ba$arılı. malzemesi bol olan bir hikaye etrafında ba$arılı oyunculuk ile film güzelce kotarılmı$.

filmin asıl hikayesinin gerçekle örtü$mesi biraz eksik kalmı$. kenan karakterinin kapısına arapça bir yazı asılarak yağmadan kurtarılan i$yerinde konu$tuğu ki$inin namık gedik olması ihtimal. kenan karakteri de kamil önal ya da hikmet bil olsa gerek ki iki $ahıs da atatürk'ün evine atılan bombayı da sonrasında gerçekle$ecek olayları da bilen ki$iler. ancak filmde bu bombalama olayının önceden bilinip o gün infial yaratacak $ekilde haber yapılmasına gönderme yapılmamı$. infial demi$ken açıklayayım, bombalama eyleminin zaten düzmece olduğu biliniyordu. ancak bu olayın çabucak duyulup etkisinin artması amacıyla o gün tirajı 20-30 bin olan istanbul ekspres gazetesi 300 bin adet basılmı$tı ki bunun için kağıt stoğu yapılması gerekliydi.

ay$e hür'ün makalesinden bir kaç alıntı daha yaparsak sanırım filmin etkisi bir kaç kat daha artmı$ olur;

“bir rum arkadaşımın dükkânının önünde elimde bir türk bayrağı ile nöbet tutuyordum. ellerinde bir listeyle geldiler. onlara bu dükkânın bir türk’e ait olduğunu söyledim. 0 bunun imkânsız olduğunu, çünkü ismin listede olduğunu belirti. ben de ‘0 zaman listede bir hata olmuştur’ dedim. ellerindeki listelerde tüm cadde isimleri ve ev numaralan vardı. kendi aralarında sürekli birbirlerine talimat veriyorlardı. ‘bu ev bir rum’un, şu ermeni’nin, bu dükkânı yağmalayın, şu eve girin’ vs.”

“yüksekkaldırım’da bir yahudi, o kargaşada kendi levhasını bir türk dükkânının tabelasıyla değiştirdi. yahudi’nin dükkânına hiçbir şey olmadı ama türk’ünki yağmalanmıştı. sonra komşusuna dedi ki ‘ne yapalım, senin insanların bunu yaptılar.’ ama garip hatalar da oluyordu. benim bir profesör arkadaşım vardı. muayenehanesinin üzerinde doçent dr. diye bir levha yazılmıştı. doçent kelimesini gayrimüslim bir isim zannedip muayenehanesini tahrip etmişler.”

“tünel’de cevat bey’e ait bir kumaş dükkânı vardı. adam türktü, ama onun da işyerini yağmalamaya başladılar. adam hemen pantolonunu aşağı indirdi ve sünnetli olduğunu gösterdi. o da bu şekilde adamların durdurmaya çalıştı."

so on..

bir de atatürk bu millete ba$kalarına hizmetçilikten ba$ka her $eyi öğretmi$ derler..

   elaijsa   04.02.2009 00:11
   #1183818
7.

güz ve sancısı

6-7 eylül 1955 günü rahmetli babam zar zor açmış olduğu küçücük kunduracı dükkânını korumak için kapının önüne çıktığında neler hissettiğini anlatmıştı bana. “o dükkân hayatta kalmak için son şansımdı, kol saatime kadar her şeyimi satmıştım o dükkânı açmak için” diyerek izah etmişti kalkıştığı bu çılgınlığı. kalabalık, turan caddesi’nden yenişehir çarşısı’na indiğinde eline bir keser kapıp kapının önüne dikilmişti. güruh çarşıdaki dükkânları tek tek yağmalayıp babamın önüne geldiğinde durmuş, çapulcuların lideri şahısla babamın bakışları kilitlenmiş, babamın gözündeki hayatta kalma kararlılığının ölümü göze almış vahşiliği bozguncuyu ikna etmiş olmalı ki, yağma babamın dükkânını atlayarak yan taraftaki rum mezecinin üzerinden bir silindir gibi geçerek devam etmişti.

işte güz sancısı filmine kafamdaki bu resimle gittim. çünkü belleklerdeki tazeliğini henüz yitirmeyecek kısa bir zaman dilimi öncesinde yaşandı bu hadise. filmin etkileyici başlangıç kareleriyle de yerimde hafifçe kaykıldım. beni sarmasını beklediğim o sarsıntıya hazırlanmak için verdiğim gayrı ihtiyari vücut tepkileriydi bunlar. ancak film bitip de kendimi dışarı attığımda hissettiğim şey, hayal kırıklığının ötesinde bir iç sıkıntısı oldu.

böyle bir film çekmeye kalkışmanın türlü zorluklarının ve bu zorluklara rağmen bu işe girmenin değerini teslim ediyorum. basında filmle ilgili çıkan yorumlar da zaten genellikle buradan kaynaklanan pozitif ayırımcılıkla –ve gönüllü körlükle- kaleme alındı. ancak bunu da abartmamak gerekir. nihayetinde 6-7 eylül olayları reddedilen bir tarihî olgu değil. 1915 için çalışan inkâr mekanizması bu hadise için o denli güçlü çalışmıyor. yani demem o ki, 6-7 eylül’ü deşifre edecek çok daha muhalif bir duruşla çekilmesinde risk olmayan bir konu, neredeyse devlet söylemini tekrar edecek bir klişe ve stereotip kolajına dönüşmüş. düşünün, filmden çıkınca aklınızda kalan tek kötü karakter, kendi öz torununu satan rum babaanne oluyor. milli romanların vazgeçilmez stereotipi, orospu azınlık kadını elena ve onun filmde neden bu yola giriştiği nedensiz kalmış rum babaanne tiplemeleri, resmî ideoloji tarafından tahakküm edilmiş kolektif bilinçaltımızı yansıtıyor. bizans filmlerinin vazgeçilmez “şeytani” sembolü haç da, kendi oyunculuk gücünü zorlarken dahi vasata erişemeyen beren saat’in koynunda film boyunca gözümüze sokuluyor. yeni başlayanlar için ders 1: türkiye’de bir zamanlar rumlar yaşardı, bu kadınlarının çoğu hafif meşrepti, rumlar hıristiyandır ve hıristiyanlar da haç takarlar...

elena, yağmalanan sokaklarda göğsündeki haçla bir sürü gözü dönmüş yağmacının arasından bir melek gibi süzülerek biraz sonra tecavüz edilip öldürüleceği kuklacı dükkânına doğru hülyalı hülyalı ilerliyor. o sırada, kuklacı dükkânının sahibi rum amca ise, işyeri kırılıp dökülürken yağmacıların arasında dikilmiş nostaljik hayallere dalıyor. zaten filmde üç rum kahraman dışında dönemi yansıtacak toplum yapısına dair hiçbir iz yok. filmdeki kısıtlı karakterler bile derinliğine işlenmemiş, yan karakterler ise aniden ortaya çıkıp, kısa repliklerini ifa ettikten sonra kayboluyorlar. asker kıyafetlerini giyerek yağmacıların önüne dikilen ve “ben şu şu birliğin komutanı tuğgeneral bilmem kim” diyerek adamları evin önünden kovalayan iyi türk karakteri, insana o günlerin dayanışma duygusunun sahiciliğini vermekten ziyade, yüzeyselliğiyle kalp sıkıntısı yaratıyor.

6-7 eylül’ün sadece kıbrıs meselesine indirgenmesiyle, o güne değin neredeyse kesintisiz bir süreklilik arz eden ırkçı-ittihatçı zihniyet atlanmış, ama daha kötüsü istenmeden de olsa aklanmış oluyor. 6-7 eylül’ün ne tür bir derin devlet organizasyonu olduğunu öğrenebilmekten mahrum kalıyor, eğer bir ön bilginiz yoksa, bunun sadece konjönktürel ve emprovize bir kaza olduğuna ikna oluyorsunuz. zaten basında filmden yola çıkılarak “birkaç yüz gözü dönmüş insanla sınırlı olan bu sevimsiz olay” şeklinde yer alan değerlendirmeler de bunu izah eder açıklıkta. filmde tüm bu olayları tezgâhlayan kişi olarak gezinen bürokrat kenan, yağmanın ortasında esrarengiz şahsa telefon açarak “hadiseler kontrolden çıktı. böyle olmayacaktı” diyor ve pişmanlığıyla seyircinin sempatisini kazanıyor.

tamam, biz dönem filmi çekemiyoruz. ancak bu film bir aşk hikâyesini anlatıyor ise, bunun da tadını alamıyorsunuz. ne dönem, ne de bir aşk filmi bu. sanki bir dizi filmden en iyi kareler seçilerek aceleyle bir kolaj yapılmış. beyoğlu’nda o dönemin atmosferini yaratmanın zorluğunu anlıyorum. ama bu iyi bir dönem filmi çekememenin mazereti olamaz. son dönemde izlediğim en iyi filmlerden biri olan sonbahar, 2000 yılındaki “hayata dönüş’ operasyonu”nda öldürülen, hapishanelerde işkenceden geçirilen insanların dramını anlatıyordu. jandarma kayıtlarından alınan kısa bir görüntüden başka bir kare yoktu operasyona dair. yönetmen kötü sahneler kurmak yerine, tek bir kahramanın iç dünyasına derinlikle nüfuz ederek bize orada ne olduğunu, nasıl olduğunu ustalıkla aktarabilmişti.

hâsılı, tarihimizde pek çok acılara mal olmuş, binlerce kişinin hayatını karartmış bir kırılma ânı, klişeleri, stereotipleri ve resmî söylemin yüzleşme yüzeyselliğini yerine daha da çakarak beyazperdeye taşınmış. yönetmen giritlioğlu ve tüm ekibin iyi niyetini saklı tutarak, bu ülkede her alanda hep ama hep vasata mahkûm edilişimize isyan ediyorum.

<bkz: markar esayan>

   elaijsa   05.02.2009 12:27
   #1185306
8.

6-7 eylül olaylarını işleyen çok kaliteli bir film. yine beren saat muhteşem oyunculuğunu göstermiş. gerçekten ağlamamak için kendimi zor tuttum. böyle filmler lazım bu ülkeye..

   almina   07.03.2009 12:43
   #1235588
9.

bişeyler anlatmaya çalışırken saçmalamayı çok güzel başarmış bir film. bu kadar sağlam bir konu bu kadar kötü anlatılabilirdi. şimdi piçlik yapmayalım iyiydi film ama süper ötesi olabilirdi. eksik bir tat kaldı ağzımda bir külah dondurma yemişimde bi iki topunu eksik söylemişim gibi.

   oryantalistoryantal   10.07.2009 16:21
   #1484149
10.

girit göçmeni bir ailenin çocuğu olarak anneannemin nasıl konuştuğunu hatırlayınca , beren saat'in rumcasının çok yapmacık olduğunu farkettim. hiç olmamış.

   yeeaahh   09.08.2009 14:33
   #1531932
11.

2009'un en çok konuşulan filmi olduğunu iddia ediyor kanal d. filmde beren saat oynadığı için olsa gerek. izleyip görelim bakalım.

   geophysicist   04.01.2010 23:04
   #1834897
12.

an itibari ile kanal d'de yayınlanmakta olan film.

   sontez   05.01.2010 20:10
   #1836445
13.

sinemada toplam 4 kişi izlediğimiz ve çıkışta sadece benim gözlerimin dolduğu bir tomris giritlioğlu filmi. sinemada yanımda bulunan 3 arkadaş için faşist tabiri kullanabilirim.

   siribra   12.03.2010 12:45
   #1978358
14.

filmden çıktım. son sahne ve jenerik müziğin etkisiyle ağlıyorum.sinema salonunun kapısına gelen, 5-6 yaşlarında bir çocuk, gülümseyerek, "ağlama, ağlarsan sihir bozulur." demişti. o gündür unutamam bu filmi.

jeneriklerini, müziğini hiç unutamam.

   hbwtl2o   22.01.2011 14:52 ~ 14:53
   #2284174
15.

<bkz: gaz sancisi> * * *

   nick them all   22.01.2011 15:16
   #2284189
16.

<bkz: 6 7 eylül olayları>

   pire sutu   07.09.2011 10:07
   #2430264
17.

filmde en çok dikkat çeken beren saat'in canlandırdığı eleni adlı fahişe karakterdir. aşkın darmadağın ettiği bir fahişe nasılda güzelleşiyor o görülür. allah için beren saat o karakteri canlandırırken ruh katmıştır ve belkide en iyi performansını sergilemiştir.

   yenitara   07.09.2011 10:28
   #2430277
 
reklamı kapat

yazdır