herkes bir iz birakir

1.

ahmet altan ın *2006 tarihli yazısı:

herkes bır ız bırakır...


yazan: ahmet altan

kendimizi manasiz ve yararsiz buldugumuz zamanlar vardir. degersiz buldugumuz, sevilmedigimizi düsündügümüz zamanlar.

takatsiz bir halde hayatin bir kenarina tutunmaya ugrasirken "niye" diye sorariz kendimize, "niye böyle oldu, neden hayatin bir kiyisinda yapayalniz kaldim, neden hayallerim gerceklesmedi?"

o anda kaderin haksizligina öylesine inanmisizdir ki, bu kaderi yaratan gücün bize ses vermesi gerektigine, bir cevabi hakettigimize inaniriz.

ınandirici bir cevap icin bütün ümitlerimizden, hayallerimizden, beklentilerimizden vazgecmeye bile hazirizdir.

koskoca yeryüzünde yalnizca bizim basimiza geldigine inandigimiz bu insafsizligin, bu gizli kederin, paylasilmasi zor bu acinin, bu caresizligin bir sebebi olmalidir.

ılahi bir kaprisin kurbani oldugumuzu düsünmekten bizi kurtaracak bir sebep.

varligimizin anlamsizligina anlam katacak bir cevap isteriz, kusurun bizde oldugunu da kabullenebiliriz, yeter ki bize verilecek cevap inandirici olsun.

hatta zamanla kusurun tümüyle bizde olduguna bile inaniriz.

onun hangi kusur oldugunu bulmaya cabalariz bu kez de...

yeterince zeki mi degiliz, güzel mi degiliz, bilgili mi degiliz, eglenceli mi degiliz?

bulacagimiz neden bizi üzecek de olsa hic degilse hayatin bir ritmi, bir düzeni, bir kurali olduguna bizi ikna edecektir; bizi rastgele acilmis bir ateste vurulmus bir zavalli olmaktan kurtarip, hic olmazsa bilerek hedef alinmis biri yapacaktir.

bir neden bulursak, gecmis icin üzülsek de gelecek icin bir ümidimiz olacaktir.

neden varsa care vardir cünkü.

ama nedensizlik...

bu öldürücüdür.

manasizligi derin ve kalici kilar.

benim hikayelerim "cok uzun yillar önce" diye basliyor artik.

cok uzun yillar önce...

sigircik sürülerinin neseli cigliklarla yeni yeni tomurcuklanan agaclara kondugu ilik bir aksamüstü, paris’te kücük bir sinemaya girmistim.

kahve, deri, zift, rutubet kokularinin karistigi siyah duvarli los salonda birkac kisiydik.

eski bir amerikan filmi izleyecektik.

james stewart’la donna reed’in basrollerini paylastigi film basladi.

stewart, minik bir kasabadaki fakir bir isadamini oynuyordu.

cocuklugundan beri bütün hayali dünyayi dolasmakti ama art arda gelen olaylar yüzünden kasabasini terk edememis, sonunda babasinin pek de parlak olmayan isini devralmak zorunda kalmisti.

sevdigi bir karisi ve cocuklari vardi.

ama isler iyi gitmiyordu.

borclar birikmisti.

yasadigi hayal kirikligina bir de borclar eklenince dayanacak gücü kalmamisti.

karli bir gece arabasina binip, kasabanin biraz ötesinden akan nehrin kiyisindaki bara gidip iyice sarhos olana kadar ictikten sonra kendini köprünün üzerinden ativermisti.

stewart sulara düserken, karanlik göklerden gelen bir konusma duyuldu.

tanri, "ikinci sinif meleklerden" birine görev veriyordu.

- eger bu ümitsiz adama yeniden yasama istegi vermeyi basarirsan, ben de sana cok istedigin o iki kanadi verir, seni birinci sinif melek yaparim.

ve, yeryüzüne tonton, yasli bir adam kiliginda "basarisiz" bir melek düsüyordu.

o güne dek bir türlü verilen görevleri dogru dürüst yerine getiremedigi icin istedigi kanatlara kavusamayan, kederli bir melekti bu.

görevi ise cok zordu.

tümüyle caresiz, borclar icinde yüzen, hayallerini kaybetmis, istediklerinden hicbirine kavusamamis, dünyayi gezmek isterken önemsiz bir kasabaya sikisip kalmis bir adama hayati yeniden sevdirecek, onu intihardan vazgecirecekti.

melek yeryüzüne indiginde, bir polis stewart’i sulardan cikariyordu.

onu, kendini sulara atmadan önce son ickisini ictigi bara götürüyordu ama orasi simdi cok degisikti.

serserilerin toplandigi, pis bir batakhane olmustu.

kimse stewart’i tanimiyordu.

stewart kasabaya dönüyordu ama orada da eski dostlari onun kim oldugunu bilmeyen gözlerle ona bakiyorlardi.

kasaba bakimsizdi, cirkindi, karanlikti.

eski bir okul arkadasi arka sokaklarda fahiselik yapiyordu.

karisi ise bir kütüphanede calisan zavalli bir yasli kizdi.

o sulara atlamadan önce ünlü bir adam olarak dünyayi dolasan erkek kardesinin ise bir kilisenin bahcesinde mezari duruyordu.

stewart, suya düsmesiyle cikmasi arasinda gecen bu bes dakikada her seyin nasil bu kadar degisebilmis oldugunu anlayamadan etrafina bakarken "ikinci sinif melek" yanina yaklasiyordu.

ona anlatmaya basliyordu.

- sen hayatina son vermek istedin ya, ben daha iyisini yaptim, sen hic bu dünyaya gelmemis gibi oldun... sen olmamis olsaydin ne olacakti, gör...

kardesim ne zaman öldü, diye soruyordu stewart.

- sen dokuz yasindayken o kuyuya düsmüstü ve sen onu kurtarmistin... ama ben senin dogumunu iptal edince ve sen hic dogmayinca onu kurtaracak kimse de olmadi... o cocukken öldü.

- peki sinif arkadasim ne zaman fahise oldu?

- bir gün o cok parasiz kalmisti, para bulabilecegi hicbir yer yoktu ve sen ona borc vermistin... ama sen olmayinca o gece kendini satti ve sonra fahise olarak kaldi.

- kasaba niye böyle bakimsiz ve korkunc gözüküyor?

- cünkü sen babanin yerini aldiktan sonra insanlardan para toplayip kooperatifler kurmustun, binalar yapmistin, kasaba gelismisti... sen hic olmadigin icin o kooperatif kurulmadi, o binalar yapilmadi, kasaba bakimsiz kaldi, o insaatta calisip para kazanan bircok insan para kazanamayip serseri oldu.

bütün seyircilerle birlikte stewart da, bir insanin farkina varmadan ne kadar cok baska insanin hayatina degdigini, o hayatlari varligiyla degistirdigini, en siradan insanin bile bu hayatta tahmin edemeyecegi ölcüde önemi oldugunu görüyordu.

tavana asilmis, bircok degisik parcadan olusmus oyuncaklar vardir, her bir parca baska bir parcaya dokunarak bir rüzgar yaratir ve oyuncak dönüp durur.

o parcalardan birini cikardiginizda bütün rüzgari kesersiniz.

oyuncak kimiltisiz kalir.

frank capra’nin o filminde de, hayatin aynen o oyuncak gibi birbirine degen insanlarla döndügünü, aradan bir tek insani bile cikarip aldiginizda hayatin dönüsünü etkilediginizi, bircok olayin farklilastigini, herkesin sandigindan daha büyük bir rolü ve degeri oldugunu anliyordunuz.

degersiz ve islevsiz kimse yoktu.

stewart, o yasli ve tonton "ikinci sinif" melek sayesinde bu gercegi görünce intihar etmekten vazgeciyordu.

kendisine o kadar manasiz ve degersiz gözüken hayatinin aslinda bircok insan icin ne kadar degerli oldugunu kavriyordu.

o intihar etmekten vazgecince yeniden her sey eskisine dönüyordu.

"bu muhtesem bir hayat" isimli film, mutlu sonla biterken de gökyüzünde bir "cin" sesi duyuluyordu.

tonton melege, tanri cok arzuladigi kanatlarini veriyordu.

kendimizi manasiz ve yararsiz buldugumuz zamanlar vardir.

degersiz oldugumuzu, sevilmedigimizi düsünürüz.

hayalkirikliklariyla dolu hayatimizda neden istediklerimizin hic gerceklesmedigini merak ederiz.

cevaplar arariz.

bulamayiz genellikle.

cevaplar vardir aslinda.

kendimizi yararsiz buldugumuzda cok yararli isler yapmisizdir, sevilmedigimizi sandigimizda sevilmisizdir, degersiz oldugumuzu düsündügümüzde degerimizi bilenler cikmistir.

bircok hayati ayni anda kimildatan o sihirli rüzgari yaratmakta bizim de farkina varmadigimiz büyük bir rolümüz olmustur.

eger tanri "ikinci sinif" meleklerinden birini bize gönderse ve bizsiz bir hayatin nasil olacagini gösterseydi, sanirim hepimiz kendimize de hayata da baska türlü bakardik.

hatta, o melek bize "istediklerimiz gerceklestiginde nasil bir hayatimiz olabilecegini" gösterseydi belki istediklerimizin gerceklesmemesi icin dua ederdik.

bu muhtesem bir hayattir.

cevabi ve sirri kendi icinde saklidir.

ve, o hayati hep birlikte yapariz.

bazen rolümüzden sikayet ediyorsak, bu da rolümüzün kiymetini bilemememizdendir.

   cem uzan misin lan   11.07.2007 00:56
   #535445
 
reklamı kapat

yazdır