insan halleri

1.

en güzel hali, isyan halidir.

yüzü, heyecanlı-gergin, ayaklarının ucunda uçmaya hazır, dünyayı yaratan bir iddia’dadır. isyan halinde insanı, hep boyu uzamış görüyorum. isyan halinde insan, atılmaya hazır insan’dır ve insana en çok yakışıyor.

ama ben kendimi çocukluk hırsızlıklarımda suçüstü yakalarken, kendimi yakalamayı çok seviyorum, daima gülen ve dans eden insanları, gizlice seyrederken buluyorum. doğru, hatırlayabildiğim tek hırsızlıklarım güzellik çalmaktır; çocukluğumda hep güzellik çalıyordum ve gülen insan ile dans eden insanı, en güzel insan-yüzleri biliyordum. hala öyle biliyorum; gülmek ve dans etmek, insanı, pek çok yükseltmektedir.

bale, oyunların şahı’dır ve insan hareket ederken, yükselmektedir.
insanı yükselten her eylem, yüksek’tir. ve insanın en güzeli yüksekte olanıdır; her halde “uçanı” demek durumundayız. bu, “sürekli isyan” halidir.bu nedenle isyan, insanlık kapısıdır, diyoruz.

danslardan en yükseği, ispanyol flamengo olmalı, öyle sanıyorum; dans değil, iki insanın bir birine isyanıdır, hep öyle seyrediyorum. insanın insana tutkusunun, insanı gerilmiş yaya döndürmesini görüyorum, topukları vurdukça, yakın bir saldırıyı mertçe haber verdiklerini duyuyoruz; insanın en cinsel yanı olan omuzlar kalkış halindedir, bir ova misali uzanıyorlar, elleri mızrak ucudur. kollar bazen mızrak ve bazen füze oluyorlar ve kadın ile erkek, öylesini sevgi dolular ki birbirine kıyamıyorlar. kıyamamak, şiddetli aşk halidir ve öyleyse, her flamengo, bir isyan birikimi oluyor; biriktiriyorlar ve daha büyük patlamaya hazırlanıyorlar.
ispanyol danslarını, depo edilmiş isyan olarak görebiliyorum. belki de sadece duyuyorum ve görmüyorum.


gülüş, öncelikle, bir aydın halidir.
çünkü çelişkiyi görebilme kabiliyetini gerektiriyor; çelişkide gülünçlük, çözülebilir olmasından kaynaklanıyor. o halde çözülebilir çelişkilere gülmek, bir yüksek insanlık halidir, öyle diyebiliyoruz. ancak çelişkiyi görebilmek için ise isyancı bir ruh mutlak gerekiyor. birbirine bağlıyoruz.
doğru mu; peki, “muhalif” olmayan mizahçı hiç oldu mu, cevabı burada buluyoruz.
öyleyse, isyan yoksa mizah yoktur.
mizah yoksa isyan yoktur.
ve çok acı, mizah yoksa, aydın yoktur. ve ne yazık, buradayız.


hapishanelerimizin tarihi, bir açıdan da, mizahımızın tarihidir.
ve mizahımız, barışcıl silahımızdır.


herhalde en soysuz sözcüklerden birisi, “turizm” olmalıdır; komün-izm veya sosyal-izm, bunları anlayabiliriz. ama, tur’un izm’i, insanın bozulmasına denk düşmektedir ve zamanla, soysuzların hareket hali olarak anlamaya başlıyorum.
soysuzların görgüsüz dansına, turizm adını veriyoruz.

bu soysuzluk da yeni’dir; seha meray hocam’dan duymuştum, bir ara “yeni’ler güzel değil, güzel’ler yeni değil” diyordu. ne için söylediğini hatırlamıyorum, “tur-izm” yeni’dir ve hiç güzel bulmuyorum.
bodrum mu, artık soysuz’dur.



eskiden “yayla” diyorduk, aslı “yaylak” olup, iran’da sanıyorum hala böyle söylüyorlar; bizden ödünç aldılar. ilk önce ankaralı aydınlar buldular, akçakoca veya amasra’ya gidiyorlardı ve sonra bodrum’u ve marmaris’i keşfettiler. marmaris’te , marmaris tatil kötü vardı, çok güzeldi ve önce aydınlar gidiyorlardı. sonra taklitçi ve soysuz zenginler gelmeye başladılar; öğle sıcağında johny walker içiyorlardı, kıllı göğüslerinde madalyonlar taşıyorlardı, dayanamadık ve bıraktık.
besim üstünel, ayhan çilingiroğlu, bizim emin çölaşan ve tansel’i hatırlıyorum, ne yazık şimdi turizm yatırımcılarının sözcüsü bizim oktay varlıer ve duygu da geliyorlardı. ama seha meray hocam ile haldun taner’i hiç unutamıyorum, yakın arkadaşlarmış, sözleşip tatil köyü’ne geliyorlardı, ama denize girmiyorlar, bütün öğleden sonraları bir birine fıkra anlatarak geçiriyorlardı. koca iki adamın, saatlerce ve ayakta, birbirinin ağzından sözü kapıp fıkra anlatmaların seyrine doyamıyordum; sanki çocuktular. arada bir seha hocam, “haldun... haldun, bunu yazmış mıydım” diyordu, birisi istanbul’da ve diğeri ankara’da bir de sürekli bir birine fıkra yazıyorlarmış, bunu da öğrendim.
seha hoca’yı çok severdim. haldun taner’i bir tatil köyünde sevdim. denize girmeyip dünya ile alay ediyorlardı.


seha hocam, profesörler kurulunda da yanındakilere hep fıkra anlatırmış, bazılarını bıktırdığını biliyoruz. tabii en güzel fıkralar, delilik üzerinedir, öyle anlaşılıyor ilhan unat hocam’ı bıktırıyordu. seha hocam bize devletler hukuku, ilhan hocam devletler hususi hukukunu öğretiyorlardı; bir gün ilhan hocam, yorulmuş, hep mahcup yüzlüydü, “seha, ben de sana bir deli fıkrası anlatacağım” demiş, genellikle sakin ilhan hocam’ında umulmayan bir haldir. “seha, ben nermin’le evleniyorum” deyivermiş; ilhan ile nermin abadan hocalarımızn evlilik haberini böylece duymuş oluyorduk. kaynak seha meray’dır ve belki de fıkra uydurmuştur, ama öyleyse harikadır.

nermin abadan hocam viyana doğumludur, asistan iken bize derse gelirdi, alman profesör freyer’i çevirirdi, sanayi sosyolojisi öğreniyorduk, nermin hanım’ın henüz türkçesi kıttı, derslerde, işçilere tulum değil, tulumba giydiriyordu ve dükkancı yerine bakkalcı diyordu. biz çok gülüyorduk, ama o sırada yavuz abadan hocamız ile yeni evlenmişti, biraz da övünüyordu ve derslerde ikide bir, viyana aksanlı türkçesi ile, “hocam ve kocam yavuz abadan” diyordu ki buradaki müzikaliteye bayılıyorduk. ben de lise yıllarımda hiç kaçırmadığım toto karaca’nın operetlerindeki hazzı tazeliyordum.
kızlarımızın bir kısmı bu “hocam ve kocam” kalıbını çok sevdiler, serim, taner timur ile, sevil, uğur korum ile birgen, ruşen keleş’le, tülay, erden öney’le dest-i izdivac eylediler. nermin abadan doktrinine uyarak hocalardan birer koca buldular.

nermin abadan ve yavuz abadan hocalarım çocuklarına mustafa kemal adını koydular.

fıkra anlatmak bir sanattır ve oynamak gerekiyor. aziz nesin fıkralarını anlatırken oynuyordu, aslında biz de dinlerken oynuyorduk.
yetmişli yılların sonlarında sık sık sovyetler’e gidiyorlardı, demirtaş ile hep beraber oluyorlardı, sorardım, “ne yaptınız”, demirtaş hep “içtik... içtik...” diyordu. ben de artık içki dedikleri zaman sovyetler’e gittiklerini anlıyordum ve hiç sormuyordum, içiyorlardı. sovyet yazarlarının hep içtikleri dönemdi, ama bir defasında uzun sürmüştü ve hep dolaşmışlar.
aziz bey, yavaş yavaş anlatıyordu, moskova’da toplantılar yapmışlar, içmişler, hediyeler almışlar, veriyorlar, sovyetler artık zengindiler. birlik’teki her başkente gitmişler, konuşmuşlar, içmişler, hediyeler vermişler, almışlar. bunlar anlatıyordu ve anlattıkça hareketleniyordu; aziz bey’in mizahında tekrar ve ısrar vardır, zorla kabul ettiriyor; başkentlerin ve hediyelerin uzadığını hatırlıyorum. ama bu uzun seyahatte içtikçe kilo aldığını bilmiyordu, veda ve dönüş günü yaklaşmış, bavulları hediye dolu, ama, zengin sovyet yazarları bir de kutu kutu hediyelerle hava alanına gelmişler, zavallı aziz, kucağında hediye kutuları, önünü göremiyor ve uçağa binmek üzeredir. tam bu sırada, anlatırken, ayağa kalkıyor, gülüyordu, sanki gülme krizindedir, tombul yanakları daha şişiyor ve gülmekten anlatamıyordu; kilo almış, pantolonunun arkası, çatısından parçalanıvermiş, herhalde esen yelden anlamış olmalıdır; arkası görünüyor.

türklük, rezil olacak, büyük yazarımız uçağa arkası açık binecek, tehlike var, amma, işte tam burada aziz nesin’in zekası yardıma koşuyor, hiç bozulmuyor, derhal ters yüz yapıyor ve kucağında hediye kutuları, uçağa arka arka yürüyor, uçağa arka arkaya ilerliyor, demek istiyorum. sovyet yazarları ise, bunu büyük türk yazarının sovyet yazarlarına duyduğu sevgi ve saygı olarak anlıyorlar; işte türk-sovyet dostluğu budur. demek çöküşe doğru alıklaşıyorlar. bunu şimdi daha iyi anlıyoruz, çöküş eşiğine girdiysek önce en yüksekten başlayarak alıklaşma yayılmaktadır. aziz bey’in duyup da doğru-dürüst formüle edemediği yasa işte budur, ama şimdi aziz nesin bunu anlayacak halde değildir ve gülmektedir. tahsin saraç’ın çalışma dairesinde, hem gülmekten nerede ise bayılıyordu ve hem de kucağında hediye paketleri arka arka uçağın merdivenlerinden çıkıyordu ve oynuyordu, biz çıktığını görüyorduk. aramızda çıkışına yardım etmek isteyenler vardı, ama, sadece gülebiliyorduk.


güldürmek için gülmek ve ağlatmak için ağlamak zorunludur.
aziz bey, büyük bir oyuncu idi.


ben herhalde son demine yetiştim. güzel kızların sadece şairlere aşık oldukları bir dönemdeydik. aydın olmak isteyenlerin de fıkra uydurdukları veya öğrendikleri yıllardı. soğuk savaş rüzgarları bizi boğuyordu; heideger öğrenmeye çalışıyor, ıonesco oynuyor, sartre ve camus okuyorduk ve dostoyevski’yi kutsal biliyorduk. ecinniler ve yabancı, ezberimizdeydi.

mekteb-i mülkiye’de kantinde bir köşemiz vardı; ece ayhan, ergin günce, ercü ya da ercüment gençer, taner timur, yedek subaylarımızdan cemal süreya oradaydı, her ders arasında hukuk’tan erdal öz koşup geliyordu. ben o zaman da çok aktif idim, dolayısıyla fazla boğulmuyordum, ama hepimizin boğulduğu zamandı, ekzistansiyalist felsefeye göre boğulmamız gerekiyordu, bunaltı’yı okuyorduk, orhan veli’nin şiirleri çok yavan geliyordu. ama felsefe ve edebiyatın dışında en çok fıkra uyduruyor ve anlatıyorduk. toplumda “saçma”, o zamanlar “absurd” diyorduk, aramaya başladık. düzenden kopuşumuz bu yolladır; hepimiz bir saçma avcısıydık.

fıkra uydurmak, düzeni eleştirmekti. mizah bizim silahımızdı ve henüz ateş etmiyorduk.

gerçi ben biraz önce ateşe başladım.

en iyi cemal ve ergin günçe fıkra uydururdu; fıkraları numaralayıp sadece numaralarına göre gülmek, sanki bize aitti. ergin bazan eski fıkra anlatıyordu ve bizde numarasını söyleyip geçiştiriyorduk. düzenin en büyük fakültesi’nde düzenden kopma talimleri yapıyorduk.

bütün fakülte bize uymak zorundaydı, çünkü güzel kızlar, sonunda profesörlerle evlenseler de, sadece şairlere aşık oluyorlardı. ece, ergin, cemal o zaman da şairdiler, ercü tiyatrocu idi, erdal öykü yazıyordu. galiba en kabiliyetsizleri bendim, ama, taner ile ben de üniversiteye birinci girmiştik. sonra zorlukla ikimiz de profesör olduk. böylece aydın köşede yer edinebiliyorduk.

bizim üstün de, daha sonra büyükelçi üstün dinçmen, fıkra anlatma hastasıydı, yakaladığını gerçekten boğuyordu, sanki mecburdu, hiç gülemiyorduk; birbiri arkasına, eleştirisi ve isyanı olmayan “fıkra” sıralıyordu; ergin, “üstün sen sürümden kazanıyorsun” deyip susturmaya çalışıyordu. o zaman da kapitalizmi ve sürümü, kötü buluyorduk. o zaman da sürümü olanlara kötü gözle bakıyorduk.
sürümü olan soysuz ve kötü’dür.

ergin, üstün ve ben aynı sınıftaydık. bir de filiz’imiz vardı, ben sınıf birincisi, filiz galiba beşinciydi, çalışkan ve hırslıdır.

filiz de bize yakındı, şiiri ve mizahı seviyordu. önceleri isyancı idi, sonra bıraktı ve üstün ile evlendi, hem filiz dinçmen ve hem de “ilk kadın büyükelçi” oldu. sonra hiç şaka yaptığını, duymadık.

bizden ayrılanları genel müdür veya büyükelçi yapıyorduk, hikmet de inal da bizim sınıftaydı, inal batu’yu ne çok severdim, büyükelçi olabilmek için hem mizahtan ve hem isyandan kaçtı. oldu, ama, ben intihar edenler arasında yazıyorum.
kalıcı olan benim yazı’mdır.

hikmet benim en yakınımdı, daha sonra fikir klüpleri federasyonu, arkasından sosyalist fikir klüpler, ve daha sonra dev-genç olan fikir klübü’nün ben genel başkanı ve hikmet de genel sekreteri idi. pek çok isyanda yanımda hikmet vardı; hikmet çetin’den söz ediyorum, en son olarak afganistan’a nato-valisi gönderdik.

herhalde asıl absurd ve asıl mizah budur.


bizden kaçanlar hep “büyük” oldular.
ne yazık, büyük oldular, fakat, intihar ettiklerini bilmiyorlar. herhalde büyüklüğün tarifinde yok oluşu bilmemek var.



önce insan halinden çıktılar.


biz ise 27 mayıs’ı yaptık.
27 mayıs 1960 tarihinde isyan ettik.


bir de “altmış sekizli” dedikleri var, işte bundan sonra geldiler.
birden şiiri ve mizahı yitirdiler.
ve yapamadılar.


yeniharman mı, bu soru ile karşılaşınca, çölde hissediyorum.
vaha mıydı, yoksa vahada mıydık, şu anda söyleyemiyorum.


insan mı, sürekli saçma gören ve hep saçma’yı vuran’dır.
vurmayı dans haline getiren ve her vuruşta gülen’dir.

buna sürekli isyan hali veya kısaca “insan hali” diyoruz.

yalçın küçük

   mezarbekcisi   20.10.2009 16:30 ~ 23.10.2009 19:07
   #1683080
2.

yalçın küçük'ün asla içine dahil olamayacağı haller. kendisi her türlü insani şeyden muaftır. (melektir o melek. bu da hukuki not)

   nicholai alexandrovic hel   20.10.2009 16:31
   #1683084
 
reklamı kapat

yazdır