mektubat i rabbani

1.

imâm-ı rabbânî hazretleri'nin (kuddise sirruh) mektûbât-ı rabbânî kitâbı, üç cild olup, beşyüzotuzaltı mektûbunun toplanmasından meydana gelmiştir. kelâm, fıkh bilgilerini ve resûlullahın güzel ahlakını açıklayan bir deryadır. bu deryadan inci mercan çıkarmak, ancak usta dalgıçlara nasib olur. fârisî aslı hindistan’da ve afganistan’da basılmış ise de, 1392 (m.1972) senesinde pakistan’da basılmış olanı pek nefistir. bu fârisi baskının fotokopisi 1397 (m.1976) senesinde, istanbul’da hakikât kitâbevi tarafından gayet nefis olarak bastırılmıştır. birinci cildi türkçeye tercüme edilerek (mektûbât tercemesi) adı ile bastırıldı. fârisî el yazması, istanbul beyazıd kütübhanesinde [1790] sayıda ve süleymaniyye’nin çeşitli kısımlarında vardır.

büyük âlim, seyyid abdülhakim efendi (kuddise sirruh); allah'ın kitâbından ve resûlullahın hadîslerinden sonra, islâm kitaplarının en üstünü, en fâidelisi, imâm-ı rabbânînin mektûbât kitâbıdır buyurmuştur.

imâm-ı rabbânî ahmed fârûkî serhendi hazretleri (kuddise sirruh), 971 [m.1563] yılında doğmuş ve 1034 [m.1624] yılında vefât etmiş, ikinci bin yılının müceddîdidir.

kaynak: www.hakikatkitabevi.com

   fevrihareketler   04.04.2007 00:27 ~ 00:28
   #303959
2.

nefs-i mutmainneye ulaşmış imâm-ı rabbânî hazretleri'nin okunması çok zor kitabı.*

   pioggia   04.04.2007 01:02
   #303991
3.

birinci mektup

bu bir arzuhaldir.. yani; mektup.. kulların en küçüğü ahmed´den, hal anlatılan makamın yüce katına.. mübarek emir icabı, kendisinden alınan cesaretle çeşitli halleri anlatılmaktadır.

şöyleki: bu tarikat edeplerine dair işlere devamım sırasında, yüce allah´ın zâhir ismine bir zuhur yeri olma şerefine erdim; hem de tam manası ile, her şeyden ayrı bir manada.. o kadar ki: bütün eşyada, tek tek bu tecelliyi gördüm, özellikle kadınların kisvesinde.. hatta ayrı ayrı her yanlarında.. bu kadınlar zümresine o kadar ram oldum ki: anlatamam. bu ram olma işinde çaresiz bir duruma düştüm.

bu, öyle bir zuhurdur ki, yalnız bu mahalde olmuştur; bir başka mahalde zuhura geldiği olmamıştır. ne letaif hususiyetleri (insan duygularının özellikleri) arasında, ne acaip muhassenatı (şaşırtıcı işlerin güzellikleri) meyanında gördüm. zuhur yerlerinin hiç birinde, asla böyle zuhur olmamıştır.

hâsılı: su gibi eridim; bu kadınların elinde eriyip aktım. anlattığım manada bir tecelli her yemekte ve içmekte, her giyim işinde başka başka oluyordu. lezzetli mükellef bir yemek sofrasında (veya yenen şeyin kendisinde) bulduğum lezzeti, başkasında bulamadım. bu değişiklikler, tatlı su ile tuzlu beyninde oluyordu: belki de her şeyde.. her şeyin tadı, başkalarından ayrı olarak, kendi değişik derecelerine göre kemal hususiyetleri arasındaydı. o kadar ki: bu tecellilerin özelliklerini yazı ile anlatmak mümkün değildir.

ancak, huzurunuzda bulunmuş olsaydım, bunları belki dille anlatabilirdim. halbuki ben, bu tecelliler esnasında (resulüllah s.a. efendimizin son nefesinde dilediği) refik-ı âlâya müştaktım; ondan başka ele iltifat etmedim. o hale mağluptum; başka yana iltifat gücünü kendimde bulamıyordum.

bu arada şu durum bana malum oldu; bu tecelli, tenzihe (sırf varlığa) bağlı nisbete münafi değildir. çünkü, batın bu nisbetle alâkalıdır. onun, zahire aslâ iltifatı yoktur. bu tecelli ile teşerrüf eden zahirdir. ki o: bu nisbetten yana boştur; muattaldır. hak adına yemin olsun; batını söyle buldum: göz, başka yana kayma iptilâsına uğramamıştır. o, bütün bilinenlerden ve zuhurlardan uzak durmuştur. ancak zahir, kesrete ve ikiliğe dönük olduğu için; bu tecelli saadetine ermiştir.

belli bir zamandan sonra, bu tecelli, gizli saklı yolu tuttu. hayret ve cehalet nisbeti, olduğu gibi kaldı. o tecelliler, böylece; sanki, daha önce hiç gelmemiş gibi oldular.

üstte anlatılan halin akabinde, has manada bir fena hali arız oldu. bu dahi, ilmî manada bir taayyün idi. ama, taayyün avdetinden sonra zuhur edip anlatılan fena halinde tükenen ilmî taayyün.. o zaman dahi, benlik (ene) zannından yana hiç bir eser kalmadı..

işbu anlatılan zamanda, islâmî yollar belli olmaya, görünmeye başladı; zuhurda gizli şirkin yokluk alâmetleri belirdi. bu alâmetler, amellerde kusuru ve ertelemeyi görmektir. keza, niyetlere, bozuk hatıralara ve tehlikelere parmak basmaktır.

yine bu cümleden olmak üzere, kulluk ve izmihlal (benlik davasının silinmesi) emareleri zuhura geldi..

allah-ü taâlâ, teveccühünüzün bereketi ile bizleri kulluk makamının hakikatine ulaştırdı. yine bu teveccühünüzün bereketi ile arştan öteye yükselmeler çokça olmaktadır.

sonra..

ikinci derecede bir yükselme oldu. böylece: büyük meşayıhın keremli ehl-i beytin, insanların mürşidi hulefa-i raşidin´in makamlarından başka resulüllah s.a. efendimizin has makamı; sair nebilerin, şanlı resullerin değişik makamları, mele-i âlâ arşın fevkinde görüldü..

bu arada, bir başka yükselme oldu. ama arşın üstünde bir yükselme idi. yer merkezinden arşa varan mesafe mikdarı veya az kısa. hazret-i hace bahaeddin nakşibend´in makamında nihayet buldu. allah sırrını takdis eylesin.

bu son gördüğüm makamın ötesinde veya az ilerisinde sayılı bazı meşayih vardı. meselâ: şeyh maruf-u kerhî, şeyh ebu said harraz.. kalan meşayihten bazılarının makamı onun altında; bazılarının makamı da onunla birdi.

makamları altta olanlardan, şunlar vardı: şeyh alâüddevle simnanî ve şeyh necmedin-i kübra..

üst makamda olanlar ise şunlardı: ehl-i beyt imamları..

daha yukarıda hulefa-i raşidin´in makamları vardı. allah onlardan razı olsun..

sair peygamberlerin makamları, resulüllah s.a. efendimize has makamın bir yanında; ulvî meleklere ait makam ise., diğer yanında idi..

resulüllah s.a. efendimize has makamın, bütün makamlara nisbetle bir üstünlüğü ve asaleti vardı. allah-ü taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

işlerin hakikatlerini en iyi bilen yüce allah tüm noksan sıfatlardan münezzehtir.

allah´ın inayeti ile, her istediğimde manevî yükselme olmaktadır. bazı vakitlerdeyse.. istemeden d.e oluyor.. bu yükselme hallerinde, anlatılan işlerden başka şeyler de müşahede edilir. bazı yükselmelerdeyse.. değişik izlenimler meydana gelir; onlardan pek çoğu da unutuluyor..

her ne zaman bazı halleri yazmayı murad etsem; anlatılacağı anda hatıra gelmiyor; böyle bir şey müyesser olmuyor.. onlar arasında öyle şeyler var ki, görünüşte küçük gibi; ama onun için istiğfar edilmesi gerekli.. yazmak şöyle dursun.. onlardan bazıları, bu imlâ esnasında hatırdaydı; ama yazacağım zaman, aklımda kalmadı.. esasen, bu yazılanlardan fazlasını yazmak da edep dışıdır.

molla kasım ali´nin hali pek güzel.. kendisine istihlâk ve istiğrak (manevî hal) ağır bastı. tüm cezbe makamlarım geçti; onların üstü makama kadem bastı.

önceleri, sıfatları asla bağlı görüyordu. şimdi ise., o sıfatları kendi varlıkları ile, kendisinden uzak görmektedir. kendi nefsini de "tam manası ile boş görmektedir. o kadar ki: sıfatların kaim durduğu nuru dahi, kendisine aralıklı görmektedir. kendisini de, o nurun bir yanında buluyor. diğer (müridlerin) halleri de, gün gün terakkide devamlıdır. aziz allah´ın izni ile, bunları tafsilâtı ile diğer mektuplarda anlatırım.

   ramiz   08.11.2009 16:39 ~ 16:45
   #1723736
4.

ikinci mektup

not: imam-ı rabbani'den şeyhi muhammed bakibillah'a yazılmıştır.

ramazan ayına yakın günlerdeydi; mevlâna şah muhammed, istihare emrini tebliğ etti.

ramazan ayına girmeden, yüce eşiğinize yüz sürme fırsatını bulamadım. başka yolu da kalmadığından, mübarek ramazan ayının geçmesini bekledim. zaruret icabı, kendimi teselliye çalıştım.

yüce hakkın inayetlerini, büyük makamınıza nasıl arz edeyim ki!. tevatür halinde, peş peşe arasız gelmektedir. haliyle bu olanlar, üstün teveccühünüzün bereketi ile olmaktadır.

bu manada bir şiir:

ben bir bahçe gibiyim, oraya bahar:

bulutlarından zülâl yağmurlar yağar.

bin tane dilim olsa senaya dursam;

ona infialden başka neyim artar?.

açıklanan bu husus, bir cür´et ve edebi terke yorulabilir. övünmek ve böbürlenmek manası da çıkabilir. şu şiir bu hali anlatır:

ama şahım yüceltti makamımı yerden;

onunla ayda, yıldızda ayıldım birden.



ayılma ve beka alâmetlerinin belirmesi, rebiülevvel ayının sonlarına doğru oldu. şu ana kadar, her süre içinde, has bir beka ile teşerrüf etmekteyim. şöyleki:

önce, ben zatî tecelliye almıyorum. ki bu tecelli şeyh muhyiddin´e bağlanır. allah sırrının kudsiyetini artırsın. daha sonra da, sekir haline geçiriliyor um.

yükselme ve iniş hallerinde; duyulmamış ilimler, hayrete şayan irfan duygulan hâsıl olmaktadır.

her mertebede, o mertebe makamının durumuna uygun manada has müşahedeye ve ihsana nail olmaktayım.


ramazan ayının altısındaydı
beka ve ihsan şerefine nail oldum. öyle ki: onu arza güçlü değilim. öyle sanıyorum ki: istidadın sonu, bundan öteye geçemez.

hale uygun manada vuslat müyesser oldu. şu anda dahi, cezbe ciheti tam manası ile, tamama erdi. yüce allah´ın sonsuz varlığında seyir hali başladı; ki bu durum: cezbe makamına münasiptir.


her ne zaman ki: fena hali tam manası ile olur; onun düzenin de kurulu beka tam manası ile kemal bulur.

her ne zaman ki: beka tam manası ile kemal bulur; orada ayıklık hali ağır basar.

her ne zaman ki: ayıklık hali ağır basar; ilimlerin şeriat-ı garraya uygunluğu daha ileri olur.

tam manası ile ayıklık hali, peygamberlere has bir durumdur. bu meyanda onlardan zuhur eden marifet duyguları ise.. şeriat ilimlerinin kendisidir.

bir de onların beyan ettikleri, akideler vardır ki: zat ve sıfat üzerinedir.

bazı marifet hallerinin, dile gelişte, dış manası ile çelişmesi, sekir halinin bakiyesinden olsa gerek..

bu fakir´e feyz yollu gelen irfan duyguları ise., pek çoğu, şeriata dair marifetlerin tafsilinden ibarettir. bunların beyanı: keşfe dayalı, zarurî istidlali ilim meydana getirir; toplu manalar, yaygın hale gelir. yani: işin detaylarına inilir.

bunları anlatmaya kalksam, tafsilâtlı şerhi uzar. kaldı ki ben: korkuyorum; çekiniyorum, bilhassa işin edep dışı bir yöne kaymasından..

   ramiz   08.11.2009 16:42
   #1723740
5.

üçüncü mektup

not: imam-ı rabbani'den şeyhine yazılmıştır.


arz edilmek istenen durum şudur:
burada belli bir süre için kalan ve buranın yerli yarenlerinden her biri, bir makamda tutulup kalmış. onları bu makamdan çıkarmak ise., pek zor.. öyle ki: bu makama münasip yeterli gücü kendimde bulamıyorum.

allah-ü taâlâ, üstün teveccühünüzün bereketi ile, bize terakki nasib eylesin..

yakınlarımdan birri anlatılan makamı geçti; zatî tecellilerin basamaklarına ulaştı. hali cidden güzel.. adımlarını bu fakîr´in (fakir: lâfzı ile imam-ı rabbanî hz. kendisini kasd ediyor.) izinde atmaktadır. aynı şeyi, diğer yarenler için de dilerim.

ihvandan bazıları var ki; mukarrebin (yüce hakka yakın olanlar) yolu ile hiç bir münasebetleri yoktur. bunların haline uyan, ebrar (iyi amellere devam) yoludur. yakin babında elde ettikleri bir şey varsa., o bir ganimettir. en uygunu, kendilerine bu yolu emretmenizdir. bu manada bir mısra şöyledir:

işi vardır her insanın kendine mahsus..

bu söylediğim kimselerin isimlerini tafsilâtı ile yazmaya cesaret edemiyorum. zira onlar, size gizli değiller..

bundan daha fazlasını yazmak edep dışıdır.

bu mektubu yazdığım gün, mir seyyid şah hüseyin kendi halinde meşgulken bir rüya görmüş. anlattığına göre: büyük bir kapıya varmış. kendisine söylenmiş:

— burası hayret kapısıdır.. sonrasını şöyle anlattı:

— kapıdan içeri baktığım zaman, gördüm ki hazret-i şeyh içeride.. sen de onunla berabersin.. kendimi içeri atmak istedim; bir türlü ayağım varmadı..

   ramiz   08.11.2009 16:43
   #1723742
6.

4. mektup


hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. (yani: mektup..)

süre hayli uzadı. bu kapıda hizmet edenlerin hallerine muttali olamadım: ne feyizlenme, ne de güzel mektuplaşma yolundan..

şimdilik, mübarek ramazan ayının gelmesini bekliyorum. bu ayın, kur´an-ı mecid´le tam bir münasebeti var. hem de zata bağlı kemalatı ve onun zuhuratı sayılan işlerin tümünü özünde toplamak

sureti ile..

kaldı ki o, asalet dairesine dahildir. öyleki: asla, onun üzerine gölge düşmemiştir. kabilîyet-i ulâ, onun uzayan gölgesidir. bu manada gelen âyet-i kerime meâlen şöyledir:

— «ramazan ayı öyle bir aydır ki; kur´an, o ay içinde indirildi.» (2/185)

işbu âyet-i kerime, sözün doğruluğuna delildir.

anlatılan mana ile bağlılık kurulunca; işbu ramazan ayının, cümle hayırları ve bereketleri özünde topladığı anlaşılır.

bütün sene boyunca gelen cümle hayırlar ve bereketler; bu ayın, bereketleri denizinden bir damladır. ama, kime olursa olsun; hangi yönden gelirse gelsin.. bu ayın kadri o kadar yücedir ki: sonu yoktur.

bu ay içinde olan birlik ve beraberlik, yıl boyu sürecek birlik ve beraberliğe sebeptir. aynı şekilde, bu ay içindeki ayrılık, yıl boyu sürecek ayrılığa sebeb olur.

saadetler olsun o kimseye ki: ramazan ayı, kendisinden razı olarak ayrılır. yazıklar olsun o kimseye ki: ramazan ayı, kendisine dargın gider. dolayısı ile, bereketleri elde etmeye bir vasıta sayarak.

ramazan ayı ile, kur´an-ı kerim hatmini biraraya getiren kimse için ümid edilir ki: onun bereketlerinden mahrum kalmaya; hayırlara kavuşmasına engel olmaya..

bu aya mahsus olan bereketler, başkalarına benzemez. bu ayın gecelerindeki hayırlar da, başkaları ile kıyaslanamaz.

akşamlan, iftarda acele etmenin; sahurlardaysa, ağır davranmanın hikmeti ve sırrı bu olsa gerek. böyle olur ki: gecenin ve gündüzün tüm cüzlerindeki imtiyaza ermek hâsıl ola..

yukarıda:

— kabiliyet-i ulâ..

şeklinde bir cümle anlatıldı. işte, hakikat-i muhammediye, bundan ibarettir. bu hakikat-ı muhammediye´nin zuhur yerine salât selâm ve saygılar..

işbu kabiliyet-i ulâ, zatî kabiliyet değildir.

anlatılan hakikat-ı muhammediye; tüm sıfatları özünde topladığı için, bazıları:

— kabiliyet-i zat..

olarak hükmetmiştir. halbuki kabiliyet-i zat, ilmî itibar içindir. hem de zat ve sıfatlara dayalı tüm kemalât ile ilgilidir. bu dahi, kur´an-ı mecid´in ele, dile getirdiğidir. şanı yüce olsun.

kabiliyet-i sıfata gelince., bu: sıfatlar vatanı ile münasebettir; zatla sılat, beyninde bir boşluktur. bu dahi, sair peygamberlerin hakikatleridir.

resulüllah efendimize ve sair peygamberlere salât ve selâm..

anlatılan bu kabiliyet, içine giren itibarların mülâhazası ile, müteaddid hakikatler halinde meydana gelir.

hakikat-ı muhammediye sayılan kabiliyet´e gelince; her nekadar onda zılliyet var ise de, sıfatların rengi onda belli olmaz. hiç bir şekilde, zatla aralarında hail yoktur.

muhammedî meşrebe dahil olan cemaatın hakikatlerine gelince: îlmî itibara göre, zat kabiliyetlidirler. ama anlatılan bazı kemalâtla ilgili olaraktan.. bu meyanda kabiliyet-i muhammediye; zatla bu müteaddid kabiliyetler arasında bir aralıktır. bazılarının, yukarıda anlatıldığı üzere buna:

— kabiliyet-i zattır.

demeleri, şu manadaki sebebe dayanır: onun, (kabiliyet-i zatın) sıfatlar âleminde bir adımlık yen vardır. bu sıfatlar âleminin son yükselişi ise., o kabiliyete kadardır. ulaştıkları bu makamdaysa.. resulüllah s.a. efendimize bağlandıklarında şüphe yoktur.

kabiliyet-i ittisaf için, hiç. bir şekilde yükselme yoktur. bu mananın bir icabı olarak, bazıları zarurî olarak şu hükmü verdiler:

— hakikat-ı muhammediye daima haildir.

halbuki. hakikat-ı muhammediye. kendi zuhur yerindedir; ki; zatta mücerret bir itibardır. bundan ötürü de, gözden kaybolması mümkündür: hatta olmuştur.

kabiliyet-i ittisaf her ne kadar itibari ise de, sıfatların rengini ve vasfını almıştır, amma berzahiyet yoluyla..

sıfatlar hariçte vardır; ama ziyadeden bir varlıkla.. böyle olunca, yükselmeleri imkân dairesi dışındadır. işbu mana icabı olarak, anlatılan hailin daimî varlığına hükmedilmiştir.

asaletle zılliyet arasını birleştiren bu tür bilgilerin benzerleri çok gelmiştir; pek çoğu da tarafımdan yapraklara yazılmıştır.



kutbiyet makamı: zılliyet makamı ilimleri inceliklerinin menşeidir.

ferdiyet mertebesi: asıl daire maarifinin varidatına vasıtadır.

zil ve asıl (asıl varlık ve gölgesi) arasındaki imtiyaz: anlatılan iki devlet, biraraya gelmedikçe olmaz.

anlatılan mana icabı olarak; meşayih, kabiliyet-i ulâ´nın ziyadeliğine kail değildirler. işbu kabiliyette:

— zat babında taayyün-ü evvel..

denir. şundan ki: bu kabiliyetin müşahedesini zatî tecelli sanmışlardır. ama gerçek, benim tahkikimdir; iş, izah ettiğim gibidir.

gerçeği meydana çıkaran allah sübhandır. bu yola hidayet eden odur.



yazmakla memur olduğum risalenin bitmesini, şu ana kadar başaramadım. olduğu gibi, müsvedde duruyor. bu duraklamadaki ilâhî hikmeti anlayamadım.

bu manada, cür´etin ziyadesi edebe uzaktır.

   ramiz   04.12.2009 18:13
   #1773857
7.

5. mektup


hizmette olanların en küçüğünden bir arzuhaldir. (mektuptur.) hacegân tarikatı beyanında bir risale yazdım. allah-ü taâlâ, onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

o yazdıklarımı, yüce katınıza yolluyorum. dilek: teberrüken görüşünüzü almaktır. ne var ki o risale, müsvedde halindedir; temize çekmek için fırsat bulamadım. sebebi: hace (hace: alim. şeyh. seyyid, ağa ve muallim manalarına gelir.) bürhan´ın acele yola çıkması oldu. belki de, ona bazı bilgiler eklenecektir.

günlerden bir gün, ahrar silsilesine gözüm ilişti. hatırıma geldi ki: onu size arz edeyim. ondaki bilgilerin beyanı babında bir şey yazasınız. olmazsa, bu fakir´e (f a k î r: lâfzı ile, imam-ı rabbâni hz. kendisini kasd ediyor.) emir buyurasınız, ona bir şey yazayım.

bu düşüncem, gelişti.

anlatılan düşünceye dalgın iken, bu müsveddedeki bilgiler feyiz yollu geldi; yazdım.

bu gönderdiğim müsveddeleri, o risale için bir bütünleme sayarsanız ne âlâ.. olmazsa, bazı uygun bilgiler ona eklenir; onun bir başka yönü olur.

bu manada fazla açılmayı, edebe aykırı sayarım.

hace burhan, bu süre içinde güzel fiiller işledi; beğenilecek işler yaptı. cezbe makamına uygun, üçüncü seyirden nasibe nail oldu. ne var ki, şu anda geçim sebepleri ile, hali teşvişe düşmüştür. işleri dağınık durumda. bu halleri ile yüce katınıza yönelmiş bulunuyor. kendisine emredilecek her şey, uğur ve bereket olur.

   ramiz   04.12.2009 18:17
   #1773871
8.

6. mektup

bendegânın en küçüğü ahmed´den bir arzuhaldir.

şanı büyük mutlak mürşid olan yüce hak, üstün teveccüh bereketi ile; bana şu ikramda bulundu: cezbe ve sülük terbiyesi..

sonra..

beni celâl ve cemal sıfatları ile terbiye etti. şu anda: celâl cemalin aynı oldu; cemal dahi celâlin aynı oldu.

risale-i kudsiye için yazılan haşiyelerde; bu ibarenin sarih manasını tahrif edip mevhum manaya almışlar. halbuki ibare manası zahirine göre verilmiştir; tahrif ve tevil edilmesi kabil değildir.

bu terbiyenin alâmeti: zata dayalı sevgide tahakkuktur. anlatılan manada tahakkuk olmadan, bu terbiyenin husulüne yer yoktur.

zata dayalı sevgi, fena bulma alâmetidir. fena ise.. allah-ü taâlâ´nın zatından başka şeyleri unutmaktır.

ilimler, tam manası ile sine sahasından ayrılmadıkça; cehl-i mutlakla tahakkuk hâsıl olmadıkça, fenadan yana nasip gelmesi imkânsızdır.

anlatılan manadaki cehil, daimîdir; onun zevaline imkân yoktur. bazen gelip bazen de giden cinsten değildir.

bu babda son gaye mana şudur: bekadan evvel sırf cehalet vardır; bekadan sonra da cehalet ve ilim birleşir. burada anlatılan cehalet gözünde şuur vardır; hayret gözündeyse.. huzur..

işbu anlatılan makam: hakk´el-yakin makamıdır; orada ilimden ve aynden sayılan her biri, diğerine perde olamaz. misali anlatılan cehaletten önce gelen ilim, itibar derecesi dışındadır.

her nekadar bu makamda ilim varsa da, özdedir; şuhud varsa, o da özdedir; marifet dahi özdedir. dışarıda göz kaldığı süre; özünde hâsıl olan bir şey yoktur.

şayet nazar, öze dönük ise., yani: tamamen.. o zaman uygun olan: nazarın tamamen dıştan kesilmesidir.

bu manada hace nakşibend hz. şöyle anlattı:

— ehlüllah, fenadan ve bekadan sonra ne görürlerse., onu kendi özlerinde görürler. marifet yollu elde ettikleri her şeye de, kendi özlerinde arif olurlar. hayretleri dahi, yine kendi özlerinde olur.

bundan açıkça anlaşılıyor ki: müşahede, marifet, hayret sadece özdedir; onun dışında bir şey değildir. bunlardan, yalnız biri özde bulunursa., fenadan yana haz ve nasib yoktur. onlardan bir kısmı dışarıda olunca,, sonunda gelmesi umulan beka nasıl gelsin?. fena ve beka işindeki mertebelerin nihayeti budur. ve bu: mutlak fena halidir. mutlak fena ise., diğerlerine göre, daha şümullüdür. beka durumu dahi, fena hali mikdarına göre olur.

üstte anlatılan mana icabı olarak, ehlüllahtan bazılarının; fena ve beka ile tahakkuk sonu dışa dönük müşahedeleri vardır. ancak bu acizlerin, (yani: nakşibendilerin) bağlı bulundukları makam, bütün nisbetlerin üstündedir.

bu manada bir şiir şöyledir:

her esen nesime misal hicazî olmaz;

kalaylı demir yemanîce revaç bulmaz.

(bu şiir arapça metinden alınmıştır. ancak, farsça nüshada, şu mana ile gelmiştir:

her ayine tutan da iskender mi olur?

her kılık değiştiren hak eri mi olur?)

geçip giden nice asırlardan sonra; anlatılan silsilenin büyüklerinden bir iki zat; bu tarikat bağını şereflendirirken, diğer silsileler için ne söylerler?

bu bağlılık, abdülhalik gucdüvanî hz. ne ulaşır; sırrının kudsiyeti artsın. onu kemale erdirip tamamlayan zat ise.. şeyhler şeyhidir. yani nakşibend namı ile maruf bahaeddin´dir; sırrının kudsiyeti artsın.

anlatılan durum bir devlettir ki ona: kendi halifelerinden hace alâaddin attar ermiştir. bu büyük bir saadettir. daha başka kimlere nasib olacağı, zamanla görülecektir.



bu yolda şaşılacak durum şudur:

her ne zaman belâ ve musibet vaki olsa; öncelikle feraha ve sürura sebeb oluyor. o zaman şöyle diyorum:

— daha yok mu?.

dünya metaı cinsinden bir şeyim benden gitse, gönlüm hoş oluyor; aynısının olmasını temenni ediyorum.

sebebler âlemine indirildiğim an, nazarın aczime ve fakrime ilişti. bu da, benim için bir nevi hüzün oldu. bu dahi, ilk baştan gelen az zarar dolayısı ile oluyordu.

anlattığım üzüntü devam ediyordu, isterse o az zarar, tezce gitsin; hiç gelmemiş gibi olsun.

bir belânın, yada musibetin defi için subhan allah´a dua ettiğim zaman; bundan maksad, o belânın veya musibetin kalkması değildi. gerçek olan:

— «bana dua ediniz.» (40/60)

emrine imtisaldi. ne var ki, şu anda duadan maksad, belâ ve musibetlerin kalkmasıdır.

bundan önce zail olup giden korku ve hüzün geri döndü. bu da, bana malum olduğuna göre: sekir halinden geliyor.

ayıklık haline gelince., avam insanlarda bulunan acz, korku, hüzün, gam, ferahtan yana ne varsa., ayıklık hali sahibinde mevcuttur.

başlangıçta duadan gaye: belânın kalkması değildi; ama bu mana gönlüme pek hoş gelmiyordu. ancak, içinde bulunduğum bir hale mağlûb olmuştum.

bu arada aklıma gelen şu oldu: peygamberlerin duaları, yalnız niyetlerinin hâsıl olması yönünde değildir. allah-ü taâlâ onlara salâtlar ve selâmlar eylesin.

son anlatılan hale erdikten sonradır ki: işin hakiki yüzü meydana çıktı. o zaman bildim ki: peygamberlerin duaları yüce hakka karşı acz, iftikar, korku, inkisar yönlüdür; yalnız ilâhî emir gereği değildir.



emir gereği olarak; zaman zaman, vukua gelen işleri arz etme cür´eti meydana geliyor.

   ramiz   04.12.2009 18:18 ~ 18:19
   #1773877
9.

7. mektup


kulların en küçüğü ahmed´den bir arzuhaldir.

arştan öte bir makam var ya, işte ruhumu orada buldum. (yani: melekût âleminde..) ama, manevî bir yükselme yolu ile.. bu makamda, hace nakşibend hz. nin özel bir yeri vardır.

allah-ü taâlâ, onun kudsiyetini artırsın.

aradan bir süre geçti; bu maddî bedenimi de orada buldum.

bu sıralarda bana şöyle geldi: felekiyattan, unsuriyattan alta inen bu âlemden ne bir isim, ne de bir resim var. hem de tam manası ile..

bu çıktığım makamda, ancak büyük velîlerden bazıları vardı..

şu anda, bu âlemin tamamını, mahal ve makam olarak, kendime ortak buluyorum; bunun için de hayret hâsıl oluyor. şundan ki: kendimi tam manada yabancıların varlığı ile beraber görüyorum.

hasılı: bazan öyle halet zuhura geliyor ki, onda ne ben kalıyorum; ne de bu âlem.. sonra, daha başka bir şey de zuhura gelmiyor; ne nazarda, ne de ilimde..

anlattığım hal, şu ana kadar devam edip geldi. bu âlemin varlığı ı nazardan ve ilimden yana kapalı durmaktadır.

sonra..

bu makamda, büyük bir köşk peydah oldu. ona merdivenler kurulmuştu: çıktım.

anlatılan makam, âlern misali tedricî bir surette indi; an bean kendimi onda yükselir buldum. tam olarak, iki rikât şükür namazı kıldım.

bunu takiben, gerçekten üstün bir makam zahir oldu. orada dört nakşibendî büyüğünü gördüm. allah-ü taâlâ, sırlarının kutsiyetini artırsın.

bu makamda, anlatılan zatlardan başka meşayih dahi vardı. meselâ: seyyid´üt-taife ve daha başkaları..

meşayihten bazıları, anlatılan makamın üstünde idiler. ama oturmuş, bu makamın sütunlarına tutunmuşlardı. bazıları da, değişik derecelerine göre, bu makamın altında bulunuyorlardı.

kendimi, cidden bu makama yabancı buldum; o kadar ki: kendim için bu makamla hiç bir münasebet görmüyordum.

anlatılan bu vakıadan ötürü; kendimde tam bir ıstırap hâsıl oldu; o kadar ki: deli olmama ramak kaldı. hüznün, esefin şiddetinden ruhum bedenimden ayrılacak hale geldi.

anlatılan hal, uzun bir süre devam edip gitti. sonradan, üstün teveccühlerinizin bereketi ile; kendimi o makama münasip gördüm.

ilk önceleri, başımı bu makamın hizasında buldum. sonra tedricen yükseldim; o makamın üstünde oturdum.

daha sonra, hatırıma şöyle geldi: burası, tam tekmil makamıdır; sülûkün tamama ermesinden sonra, oraya vâsıl olunur. sülûkünü tamamlamayan meczubun burada alacağı haz yoktur.

bu sırada aklıma şöyle geldi: bu makama kavuşmak, sizin hizmetinizde bulunduğum sırada gördüğüm rüyanın neticelerindendir. bu vakıa (rüya) şöyle olmuştu:

efendimiz hazret-i ali´yi r.a. gördüm. (kv.) geldi; şöyle dedi:

— semaların ilmini sana öğretmek için geldim.

iyi dikkat edince gördüm ki: bu makam, sair hulefa-i raşidin arasında hz. ali´ye (kv.) mahsustur. allah onların hepsinden razı olsun.

en iyi bilen, yüce subhan allah´tır.



yukarıdaki hususları anlattıktan sonra, maruzatımı aşağıda sıralayacağım.

bir:

bana öyle geliyor ki; kötü huylar, zaman zaman kalkıyor. onlardan bazısı, bedenden iplik gibi çıkıyor; bazısı da kurt gibi..

bazı zamanlar, şöyle düşünüyorum: onların hepsi ayrılıp gidiyor, sonradan, bir başka, vakitte zuhur ediyor.

iki:

bazı marazların ve sıkıntıların defi için teveccühe dairdir. bu iş için, başta yüce hakkın rızasını bilmek şart mıdır, yoksa değil mi?. reşehat´ta (reşehat: farsça yazılı bir kitaptır, içinde, nakşibendî meşayihinin menkıbeleri vardır; onların yol yönlerini açıklar. yazan: hüseyin b. ali vaiz kâşifi beyhakî olup safî, lakabı ile meşhurdu. bu eserini hicrî 909 (m. 1503) yılında bitirdi. bu eseri. mektubat mütercimi muhammed murad menzilevî arap diline çevirdi, ibn-i şerif abbasî namı ile maruf mevlâ muhammed dahi türk diline çevirmiştir. bu zat dahi medine-i kahire´de: hicrî 1002 (m. 1593) yılında vefat etmiştir. allah onlara rahmet eylesin.) hace ubeydüllah ahrar´dan naklen gelen ibareden çıkan manaya göre: şart değildir. bu hususta nasıl bir hükme varırsınız?. teveccüh dahi, ona göre iyi görülmemektedir.

üç:

taliplerde, huzurun tahakkukundan sonra; huzuru muhafaza emri verilip zikirden men´ etmek gerekir mi? gerekmez mi?.

sonra., o hangi mertebedir ki: orada zikir olmaya?. durum böyle iken, bazıları önünden sonuna kadar zikri bırakmamışlardır, iş sonuna varıncaya kadar zikirden imtina etmemişlerdir.

işin hakikati nedir?. ne emir buyurursunuz?.

dört:

hace ubeydüllah ahrar fıkarat´ta (f ı k a r a t: bu eseri, hace ubeydüllah ahrar hz. yazmıştır. mektubat mütercimi şeyh muhammed murad menzilevî mekkî arapçaya çevirmiştir.) şöyle anlattı:

— sonunda zikir emri verirler. zira, bazı maksatlar ancak

zikirle yerine gelir. burada anlatılan maksatlar nelerdir? tayin

buyurunuz.

beş:

taliplerden bazıları, kendilerine tarikat talimi istemekte; ama onlar, lokmada ihtiyatsızdır. bu ihtiyatsızlığa rağmen, huzur elde etmekte, bir nebze istiğraka varmaktalar. şayet onları, lokmaya ihtiyat için sıkıştıracak olsak; hepsini bırakacaklar. yani: talebin zayıflığından, tarikatı terki seçecekler. bu hususta hüküm nedir?.

bir başkaları ise., bu silsile-i şerifeye yalnız bağlılık isterler. bunlarda, zikir talimi talebi yoktur. böyle bir şey caiz olur mu? yoksa olmaz mı?. böyle bir şey caiz ise., yolu nedir?. .



bundan fazlasını yazıp açılmak, edep dışına çıkmak sayılır..

   ramiz   04.12.2009 18:20
   #1773885
10.

8. mektup


mevzuu : a) beka ve sahv (ayıklık) mertebeleri ile ilgili hallerin
beyanı. b) itikada dair bazı meseleler.
not : imam-ı rabbanî hz. bu mektubu büyük şeyhi bakibillah´a yazmıştır.
kulların küçüğü ahmed´den bir arzuhaldir.
sekir (manevi sarhoşluk) sahv (ayıklık) haline çıkarılıp beka ile şerefyab olduğum zaman; benzeri olmayan ilimler ve bilinmeyen marifet duyguları zuhur etmeye başladı. bunlar feyiz yollu ve devamlı idi. bunların pek çoğu da; evliyanın beyan yoluna ve onların dillerde dönen ıstılahına uymuyordu.
onlar, vahdet-i vücuda dair bir mesele beyan ettikleri ve söyledikleri ne varsa onunla ilk hallerde şerefyab oldum; sonra vahdet şühudu kesrette müyesser oldu. (teklik, çoklukta görüldü.)
sonra, melik-i allam zatın inayeti ile; bu makamdan terakki ettim. çok yüksek derecelere erdim. bu meyanda bana çeşitli ilimlerin feyzi geldi.

ne var ki, evliyanın kelâmında bu makamların tasdiki yoktur; bu marifetlerin ve sözlerin de sarih bir şekilde tasdiki yoktur. ancak, bazı büyüklerin kelâmında, bunun için icmal yollu işaretler ve remizler var.

ne var ki, adil şahid; anlatılanların sıhhatına, pak şeriatın zahirine uygun olduğuna, ehl-i sünnet topluluğu alimlerine ters düşmediğine şehadet eder. şöyleki: hiç bir şeyde, pak şeriata dışta aykırı değil.. felsefecilerin sözlerine ve onların akla dayalı kurallarına da uymuyor. ehl-i sünnete muhalif duran islâm âlimlerinin yollarına benzemiyor.

***

şu mana açıldı: bir işin gereği olan güç, o işle beraberdir; fiilden evvel bir güç yoktur. kudret yapılan işle eş olarak gelmektedir.

gelen teklif ise., sebeblerin ve duyguların sağlam olmasına dayanır. nitekim ehl-i sünnet uleması da, bunu böyle kararlaştırdı.

**

bu makamda kendimi, hace bahaeddin nakşibend hz. nin izinde buluyorum; çünkü o, bu makamdadır. hazret-i hace alâeddin attar´ın da bu makamdan nasibi vardır. bunlardan başka bu sisile-i aliyyenin büyüklerinden hace abdülhalik gucdüvanî ile, daha evvel göçen zatlardan maruf-u kerhî, davud-u taî, hasan-ı basrî ve habib-i acemî´nin de bu makamdan nasipleri vardır. allah-ü taâlâ onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

işbu makamın hâsılı: tam manası ile uzaklık ve vahşettir, işin ilâç kabul eder yanı da yoktur. bu arada perdeler kaldıkça; ihtimam gösterip çalışmak sureti ile, onu kaldırmak gerekir. şu anda, iş hicap yönü ile daha da zorlu oldu. bu manada bir şiir şöyledir:

bu iş için ne tabip var ne de efsun kâr eder.

bazıları, bu tam vahşete ve münasebetsizliğe; bir vuslat ve bitişme ismi verdiler. heyhat ne gezer!.. şu beyt, onların haline uygundur:

sakın ha visalini dileyip çağıran;

bir olmaz, yerde kalanla semada duran.

şuhud nerede . şahid kim . meşhud nedir . bu manada bir şiir şöyledir:

halkta görülünce cemal nuruna bak;

ne bağı kurar rablar rabbıyla toprak.

***

hülâsa: kula lâzım olan şudur ki; nefsini güçsüz bir mahluk bile.. keza bütün âlemi de öyle.. yüce kadir halik´ı ise., aziz ve celil hak bilecektir.. asla bunun dışında bir nisbet isbat edilemez. aynen görmek nerede aynadaki nerede .

bir mısra şöyledir:

hangi ayna ötelerden suret verir .

***

ehl-i sünnet vel-cemaat sayılan zahir âlimleri, bazı amellerde kusurlu olabilirler. ama itikad cihetinden, dışa nurlu sahih itikad yayarlar. onların ortaya attıkları bu nurlu görüşleri, kusurlarını siler atar. bunların meydana attıkları bu görüşleri, tasavvuf ehlinin çoğunda bulunmaz. şundan ki: riyazetlerinin, mücahedelerinin olmasına rağmen; zat ve sıfat üzerine sağlam itikatları yoktur.

***

âlimler ve ilim talipleri hakkında; özümde bir sevgi hasıl oldu; onların gidişleri bana pek güzel gelmeye başladı. onların zümresinden olmayı, ilim talipleri ile ilmî müzakere yapmayı arzu ediyorum.

bilhassa tavzih (tavzih: bu eser, tenkîh adlı eserin zor yanlarını çözmektedir: ki, tenkîh´ül - usul adlı eserin şerhidir. bu da, sadr´üş - şeria fazıl allâme abdullah b. mes´ud mahbubî buharî hanefî´nin-eseridir. kendisi. hicretin 747. (m. 1346.) yılında vefat etmiştir allah rahmet eylesin.) ve telvih (telvih: tenkih´in hakikatlarını keşif üzerine yazılan bir kitaptır. sadr-ı şeria´nın şerhi üzerine yazılmıştır. allâme sa´deddin mesud teftezanî´nin eseridir. bu zat, hicretin 792. (m. 1389.) yılında vefat etmiştir. allah rahmet eylesin.) eserleri için. ki bunlar: mukaddemat-ı erbaa´dan sayılır. bundan başka, fıkha dair hidaye (hidaye: şeyh´ül - islâm burhaneddin ali b. ebi bekir murğınanî hanefi´nin eseri olup bidaye-i mübtedi, ismini verdiği eserin metin şerhidir. hicrî 593. (m. 1156.) yılında vefat etmiştir. allah rahmet eylesin.) adlı eserin mubahasesini de onlarla yapmak isterim. ayrıca şu hususta ulemanın kavline iştirak ediyorum: ilmî yoldan yüce hakkın ihatası ve halkla maiyeti.. (oluşu..)

***

şunu biliyorum: yüce hak, bu âlemin aynı olmadığı gibi; ona muttasıl ve ondan munfasıl değildir. ne âlemle beraber, ne de ondan ayrıdır. onu sarmış ve ona geçmiş de değildir.

şunu da biliyorum: zatlar ve sıfatlar, hep birden yüce hak için mahluktur. ama böyle demek:

— mahlukatın sıflatları, yüce hakkın sıfatları, mahlukatın fiilleri yüce hakkın filleridir.

manasına gelmez.

elbette şunu biliyorum: fiillerde müessir olan, ancak yüce hakkın kudretidir. mahlukun kudretinin bunda hiç bir tesiri yoktur. nitekim, kelâm ulemasının kavli de budur.

şunu da biliyorum: yüce hakkın yedi sıfatı mevcuttur.

şunu da biliyorum: yüce hak iradelidir; diler.

kudreti, şu manada tasavvur ediyorum: bir fiilin sıhhati ve terkidir.. ama yakin hali ile.. ancak şu manada değil: dilerse yapar, dilemezse yapmaz.. fakat, bu ikinci şart için:

— vukuu mümkün değildir..

diyemem. tıpkı bazı hükemanın dediği gibi.. yani: sefih felsefeciler ve bazı sofiye gibi.. böyle bir şey, sözü yüce hak için zorlamaya götürür ki, bu: hükema usulünce söylenen bir söz olur.

kaza ve kader meselesi üzerine ulemanın kavline itikad sahibiyim. zira mülkün sahibi yüce zat, kendi mülkünde istediği gibi tasarruf edebilir.

kabiliyetin ve istidadın, bu işlerde bir dahli olduğu görüşünde değilim. şundan ki: böyle bir şey, yüce hak için zorlama olur. halbuki o: muhtar bir zattır; dilediğini yapar. kıyas budur.

hallerin arzı, anlatılması zorunlu cümleden olunca, onları zarurî olarak, arz etme cür´etinde bulunduk. bir şiir:

kula lâzımdır ki, zaman haddini unutturmaya..

   ramiz   11.11.2010 10:13
   #2232636
 
reklamı kapat

yazdır