seriat

1.

islami ceza hukukunun adıdır. şartlar anlamına gelir. bugünkü terim anlamı oldukça farklı.

   exnihilo   29.08.2006 07:36 ~ 24.06.2009 06:34
   #27006
2.

ilâhî emir ve yasaklar toplamına verilen ad.

bu emir ve yasaklara tam takva uyulduğu, yani sünnet itikadı bir müslüman olunduğu vakit, bizleri ırmak kadar temiz, su kadar berrak bir yola ulaştıracağı şerîat'ın tam manası ile tanımına iştigal eder. her müslümanım diyen şahıs şerîat'ı kabul etmiş bulunmaktadır ve ameli buna göre hesap edilir.

şerîat hükümleri kitap, sünnet, icma ve kıyas'tan esas alınarak uygulanır. bu caydırıcı ceza hükümlerine kısas, recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü'l-adl örnek olarak verilebilir.

   traktor   05.12.2006 00:49 ~ 00:51
   #131014
3.

şeriat, arapça kökenli bir sözcüktür; "yol, mezhep, metod, âdet, insanı bir kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelir. islam dinindeki terimsel anlamı ise "ilâhî emir ve yasaklar toplamı" ve şer sözcüğü ile aynı anlama gelmektedir.

   yatay zeka   05.12.2006 01:38
   #131077
4.

eskiden duyduğumda ayıp bir söz sanki çok terbiyesiz bir söz gibi sanılan ama şimdi anlaşılan doğrusu yeni öğrenilen bir söz.

   mistik   05.12.2006 01:39
   #131080
5.

3 ana bölümü vardır. ibadetler, muameleler ve ceza hukuku. klasik olarak 4 temele dayandırılır: kur'an,sünnet,icma ve kıyas.

   yatay zeka   05.12.2006 01:40
   #131081
6.

"kur'an'daki ayetlerden, peygamberin sözlerinden çıkarılan, dinî temellere dayanan müslümanlık kanunları, islâm hukuku."

   hagakure   05.12.2006 01:42
   #131084
7.

ilginçtir ki, genellikle laik düzene yakışmayacağı gibi bir intiba uyanır insanda. oysaki yurdum üzerinde günde 5 defa ezan okunması anayasanın emri değil şeriatın emridir. şeriat, bazı kesimlerin gösterdiği gibi öcü-böcü de değildir. fakat şeriat adı altında arap milliyetçiliği yapmak, kara cahilliği devam ettirmek, bilime dil uzatmak ve yobazlık yapmak, bu derin kavramı günümüzde kötü bir kelime olarak ortada bırakmıştır. din kavramı içinde uyulması zorunlu olan ve farketmeden birçoğumuzun yaptığı eylemler aslında şeriat kurallarıdır.

bonus:
<bkz: her şey zehirdir mühim olan dozdur>

   ugokhan   15.01.2007 14:32 ~ 24.03.2010 19:38
   #182086
8.

<bkz: yaşaşın şeriat>

   cuppeli beyaz pele   15.01.2007 14:49
   #182098
9.

"yol, mezhep, metod, âdet, insanı bir kaynağa ulaştıran yol" anlamına gelen arapça kelime tarikattır.

<bkz: itinayla ayar verilir>

   george galloway   16.01.2007 03:57
   #182892
10.

terim anlamı ülke yönetiminin dine dayalı yapılmasıdır.
basit anlamı ; dini kullanarak diktatörlük yapmaya yarayan çok zeki emperyalist icadı.

   maynard   24.01.2007 18:01
   #190517
11.

<bkz: acısız parmak kesilir>*

   pul koleksiyoncusu   24.01.2007 18:06
   #190529
12.

#182063 dur diyoruz.

   okkes   01.05.2007 03:19
   #363837
13.

cahil kimselerin ebu cehl kanunları sandıkları kavram. halbuki ebu cehl kanunlarının olduğu döneme cahiliye dönemi diyorduk ve şeriat hükümlerinin gelmesi ile birlikte bu karanlık dönemden insanların aydınlığa çıktığını okumuştuk. abu cehl' in zulum ve adaletsiz kanunlarının yerini de, şeriat' ın adaletli hükümlerinin aldığını biliyorduk. en azından en sığımız ve bilgisizimiz bie biliyordu.

neyse, okuyun az.

-----

şerîat



insanı bir ırmağa, su içilecek bir kaynağa ulaştıran yol. ilâhî emir ve yasaklar toplamı. âyet, hadis ve icmâa dayanan ilâhî kanun. din, dinin amele ilişkin hükümlerinin bütünü. dinin dışa yansıyan görüntüsü ve dünya ile ilgili hükümlerinin tamamı. şerîatla eş anlamlı olan "şer” kelimesi yalnız "islâm şerîatı" anlamında kullanılırken, şerîat kelimesi diğer kanunlar için de kullanılabilir. "musa'nın şerîatı", "zerdüşt şerîatı" gibi. şer' kelimesinin çoğulu kullanılmaz. şerîat'ın çoğulu "şerâyi” dir. şerîat'ın eş anlamlısı olan "şir'a" da sözlükte; yol, mezhep, metot, âdet, benzer, tek, suya giden yol, anlamlarına gelir. ancak şerîat sözcüğü diğerlerine göre daha çok şöhret kazanmış, bütün emir ve yasakları ve diğer hükümleriyle "islâm dini" karşılığında kullanılmıştır. buna göre, islâm şerîatı denildiği zaman daima, allah'ın hz. muhammed (s.a.s) aracılığı ile insanlara gönderdiği islâm dini ve onun özellikle amele ilişkin hükümleri anlaşılır. şâri'; şeriât koyan, teşrî' ise; şerîat koymak, kanun çıkarmak demektir. kelimenin terim anlamı mekke'de inen şu âyette görülür: "sonra seni bu işte apaçık bir şeriat sahibi kıldık. sen ona uy. hakkı bilmeyenlerin heva ve heveslerine uyma" (el-câsiye, 45/18). yine mekke'de inen şu âyette islâm'ın önceki şerîatların devamı olduğu belirtilir. "allah dini doğru tutmanız ve onda ayrılığa düşmemeniz hususunda nuh'a tavsiye ettiği, sana vahyettiğimiz, ibrahim'e, musa'ya ve isa'ya tavsiyede bulunduğumuz dinle ilgili hususları size şerîat olarak koydu” (eş-şûrâ, 42/13). aynı sûrenin 21. âyetinde de inançtan yoksun olanlara hitaben; "yoksa onların, allah'ın izin vermediği hususlarda kendileri için dinden şerîat koyan ortakları mı var?" buyurulmuştur.

bu âyetlerden anlaşıldığı gibi şerîat ve eş anlamlısı olan kelimeler allah'ın insanlar için koyduğu bütün hükümleri kapsamaktadır. bu hükümleri vazedenin bizzat allah olması itibarıyla o'na "şâri-i hâkim" veya "şâri-i mübîn" denildiği gibi, aynı isimler hz. peygamber için de kullanılır. çünkü o da bir peygamber olarak, yeni hükümler koymuş veya kur'an'ın hükümlerini tamamlayıcı esaslar getirmiştir. bu yüzden hz. muhammed de "şâri” dir. ancak o'nun koyduğu hükümler vahyin kontrolü altındadır. o'ndan vahye aykırı bir söz, fiil veya takrir zuhur ederse, allah bunu düzeltir. yanlış olan veya değişmesi gereken hükmün yerini vahiy alır. kur'an'da şöyle buyurulur: "o, kendi arzu ve hevasından konuşmaz. onun her konuştuğu, allah tarafından vahyedilen bir vahiyden başka bir şey değildir" (en-necm, 53/3,4)

islâm şerîatı temelde kitap, sünnet, icmâ ve kıyas delillerine dayanır. bir hükmün islâmî nitelik taşıması bu kaynaklardan birisine dayanmasına bağlıdır. kur'an, hz. peygamber'in 12 yıl mekke, 10 yıl da medine dönemi olmak üzere toplam 22 yıl ve birkaç aylık peygamberlik süresinde tamamlanmıştır. "bugün size dininizi tamamladım. size olan nimetimi de tamamladım ve sizin için islâm'ı din olarak seçtim” (el-mâide, 5/3).

bu dinin tamamlanması iki devrede olmuştur. mekke'de müslümanların sayısı az ve henüz kendilerini savunacak düzenli bir güce sahip olmadıkları için, bu devrede şerîatın dünyaya ve devlet düzenine ait hükümlerini uygulama imkânı yoktu. bu yüzden mekke'de inen sûrelerde daha çok inanç, ibadet, ahlâk ve fazîlet konuları yer almış ve geçmiş milletlere ait ibret verici kıssalar anlatılmıştır. medine döneminde ise artık evlilik, boşanma, nafaka, miras, ticaret, tarım, cihad, ceza hukuku müeyyideleri gibi devlet düzeni içinde yaşayan bir toplum için gerekli olacak bütün şer'î hükümler gelmiştir. bunların bir bölümü kur'an'da, daha geniş bölümü de hadislerde yer almıştır. artık müslümanların şer'i hükümlerin uygulanmasını gerektiğinde zor kullanarak sağlayabilecek bir güce kavuştukları, bedir, uhud, hendek gazveleri gibi düşmanla yapılan savaşlarda kendilerini savunabildikleri, ya da düşmanı yenilgiye uğrattıkları görülür. böylece şer'î hükümler ekonomik, sosyal, kültürel, siyasal bir sistem olarak bir bütünlük içinde uygulanmaya başlanmıştır. bu arada ekonomik alanda faiz, karaborsacılık, aldatmaya dayalı fâhiş kâr yasaklanırken mufâvaza, inan, mudârabe, vücuh ve sanâyi şirketi gibi "kâr ortaklıkları" yoluyla sermaye piyasası düzenlemeleri getirilmiştir. altın, gümüş gibi ölçü ya da tartı ile satılan standart malların kendi cinsleriyle eşit ve peşin, farklı cinsle peşin olarak mübadele edilmesi prensibinin getirilmesi, özellikle altın ve gümüş paranın enflasyona karşı satın alma gücünü korumasını sağlamıştır. çünkü faiz yasağı altın ve gümüş çeşidini kendi içinde ağırlık olarak (veznen) birbirine eşitlemiştir. yani 10 gr.22 ayar altın bilezik ile 100 gr. 22 ayar altın para satın alma gücü bakımından eş değer sayılmıştır. bütün altın ve gümüş stoklarını eşitleyen bu prensip sağlam bir para anlayışını ortaya çıkarmıştır .

islâm'ın amele yönelik esaslarını kapsayan şerîat hükümlerini klâsik fıkıh kaynakları üç ana bölüm içinde incelemiştir. ibadetler, muâmeleler ve ceza hukuku.

1- ibadetler: ibadet genel anlamda allah'ın hoşnut ve razı olduğu her çeşit ameli kapsamına alır. özel anlamda ise, âyet ve hadislerde özel şekil ve şartları belirlenen ibadetler kastedilir. namaz, oruç, hac, zekât, cihat ve kurban ibadete örnek verilebilir. ibadetler müslüman'ın ruh ve mana zenginliği kazanarak olgunlaşmasını sağlar. namaz mü'minin miracı, gönüllerin sevinci, rükû ve secdeleriyle kulluğun görüntüsüdür. oruç, bedeni ve ruhu açlıkta eğitme, nefsi sabra alıştırma, yoksulun halini anlama, yasaklara uyma melekesi kazanma eğitimidir.

hac, varlıklı mü'minlerin yeryüzünden her yıl tek kutsal bölgede toplanarak ırk, renk, dil, soy, devlet, ülke, belde farklarını kaldırarak bütün mü'minleri tek safta ve aynı çizgide birleştiren kökenleri ilk peygambere kadar uzanan hz. ibrahim ve oğlu ismail'le sembolleşen büyük bir ibadettir. zekât da zenginle yoksul arasında köprü vazifesi gören önemli bir sosyal güvenlik müessesesidir. bir islâm ülkesinde zenginlik sınırları içinde bulunan müslümanların altın, gümüş, nakit para, döviz ve ticaret mallarının % 2,5'u hayvancılık sektörünün zekâtı, tarım ürünlerinden alınacak onda bir veya sulama yapılan yerden yirmide bir, madenlerden beşte bir oranında alınacak zekât yoksul kesimin mesken problemi dahil bütün ekonomik sıkıntılarını çözecek güçtedir.

2- muâmeleler: insanlar arasında medenî, ticarî, ekonomik ve sosyal bütün ilişkileri, insanların devletle ve devletlerin de birbirleriyle münasebetleri bu bölümde yer alır. islâm doğumdan ölüme kadar evlenme, boşanma, nafaka, velâyet, vekâlet, vesâyet, miras, nafaka, alış-veriş gibi toplum hayatının gereği olan tüm medenî muâmelelere ait hükümler getirmiştir. hatta sofra âdâbından tuvalet âdâbına, komşuluk âdâbından, komşu ülkelerle yapılacak savaş ve barış hükümlerine kadar her alanla ilgili düzenlemeler yapmıştır. avrupa ülkelerinin devletler hukuku alanında çok gerilerde olduğu bir dönemde âyet ve hadislerde bu konuda yer alan önemli savaş-barış ve ikili ilişkilerle ilgili hükümler burada zikredilebilir.

3- ceza hukuku: bir islâm ülkesinde islâm emir ve yasaklara uymayan ve toplum düzenini bozmaya çalışanlara karşı bedenî, mâlî veya caydırıcı bir takım ceza hükümleri getirilmiştir. kısas, recm, celde, kazf, hapis, diyet, erş, hükümetü'l-adl gibi cezalar bunlar arasında sayılabilir ("ukûbât" "kısas", "kazf", "diyet” maddeleri).

islâm şeratının kaynakları

şerîat hükümleri kitap, sünnet, icma ve kıyastan başka fer'î deliller adı verilen istihsan, maslahat, örf, önceki şeratlar, sahabe kavli, istishab gibi delillere dayanılarak müctehitlerce bir sistem halinde açıklanmıştır. ebû hanîfe (ö. 150/767), şâfiî (ö. 204/819), mâlik b. enes (ö.179/795) ve ahmed b. hanbel (ö. 241/855)'in temsil ettiği fıkıh ekolleri şer'î hükümleri bir bütünlük içinde sistemleştirdiler. ana prensipler ortak olmakla birlikte ayrıntılarda farklı yaklaşım, tefsir ve teviller islâm hukukuna esneklik kazandırdı. böylece çeşitli ülke, yöre ve kültür yapısı içinde yaşayan mü'minler bu esnekliklerden yararlanarak tercih ettikleri yönde islâm'ı yaşama ve uygulama imkânı buldular. ayrıntıdaki bu yorum zenginliği islam'ın her asra intibakında da önemli rol oynadı. ıı. yüzyıldan itibaren bu mezhep oluşumları yaşanırken ca'feriye-imamiye ekolü de gerek akîde ve gerekse şer'î hükümlerin bazısını yorumlamada çoğunluktan ayrıldı. ehl-i beyt dışındaki râviler aracılığı ile gelen tüm hadislere karşı itimatsızlığını ortaya koydu. böylece "ehl-i sünnet" adı verilen çoğunluk tarafı ile "şîa" denilen bu ekol arasında hadis delili farklı kapsam kazandı. bir imama inanıp bağlanmayı inanç esası haline getiren şîa, kendine özgü farklı bir islâm toplumu oluşturdu. ehl-i sünnet tarafıyla delillerin tartışılmasına, müzakere ve münakaşasına girmedikleri için de çoğu zaman gizli, kapalı devre ve tek yanlı kaynaklara dayalı akide ve fıkıh ekolü oluşturdular. bu arada ehl-i sünnetin mensuh saydığı "mut'a nikâhı" gibi hükümleri meşrû sayarken, içlerinden "gulât-ı şîa" denilen aşırıları hz. ebû bekir, ömer ve osman (r. anhüm) gibi en önde gelen sahabe büyüklerine sövecek derecede ehl-i sünnete karşı bir muhalefet içindedirler.

şeriat hükümlerinin dayandığı aslî ve tal delillerin bilimsel münakaşası yapılarak, islâm dünyasındaki yorum farkından kaynaklanan görüş ayrılıkları giderilebilir. çünkü kur'an, islâm toplumuna en sağlam yolu gösterir, yüce allah âyet ve hadisleri ihlâsla ve iyi niyetle yorumlamaya çalışanların idrak, anlayış ve ufuklarını açar. vahiy ve sünnete bozguncu ve kötü te'vl amacıyla yaklaşanları da saptırır, ufuklarını daraltır (bk. el-isrâ', 17/9; el-kasas, 28/56; al imrân, 3/7, 8; el-a'râf, 7/146).

şamil islam ansiklopedisi/hamdi döndüren

   traktor   10.05.2007 13:24
   #385097
14.

<bkz: şeriat devletinde sorulabilecek öss soruları>

   asdfasdfasdfasdfasdf   10.05.2007 13:34
   #385111
15.

serıat ıslamdan uzaklasma, ınsanlara zulm ve en kotusu gerıcılıktır.
<bkz: serıat devrımı>

   damarlarim catliyor   10.05.2007 13:40 ~ 13:41
   #385132
16.

esasında din manasına gelmektedir. yani islam şeriatı dediğimiz vakit islam dini demiş oluruz.

yani şeriata karşı çıkmak manasız bir uğraş...

görülen şu ki; karşı çıkan insanlar kendilerince hadiseye bir mana yüklüyorlar ve o kendi akıl yürütmelerine karşı çıkıyorlar...

   ankebud   29.05.2007 23:48
   #433867
17.

şuan ki toplumumuzda gerçek anlamı dışına çıkıp saptırılmış asıl anlam olarak islami hukuk olan kelime....

   lavinia   30.05.2007 00:04
   #433902
18.

hukuk olmasa hayat felce uğrar; can, mal, ırz, şeref, akıl, nesil güvenliği kalmaz. toplum hayatına keyfilik, güç ve kaba kuvvet hakim olur. kimse canından, malından, ırzından namusundan emin olamaz. sokaklarda rahat dolaşılamaz, dükkanlar güvenle açılamaz. yani hukuk (şeriat) olmazsa hayat tümüyle felce uğrar. hukukun (şeriatın) olmadığı yerler ormanlardır.

ibn kayyım el -cevziyye "i'lamu'l-muvakkiîn" adlı eserinin girişinde "şeriat" üzerine şunları söyler:
"yerler ve gökler adalet ile ayakta durur. allah el-adl ismini bu şekilde aleme yansıtmıştır. aynı şekilde insan hayatı da adalet ile ayakta durur. şu halde her nerede adalet varsa şeriat odur..."

şeriat kelime kökü olarak "su kaynağına götüren yol" demek. yani arap, devesinin hayatını idame ettirebilmek için onu suya götürmek isteyince yularından tutarak pınarın olduğu yere doğru götürüyor. işte bu yaşam kaynağına götüren yola şir'a/şeria' diyor.

kur'an bunu insan hayatına taşıyarak sosyal bir kavrama dönüştürüyor.
bu durumda da şeriat, hayatı canlandıran ve yeşerten "su gibi aziz" bir yaşam pınarı demek oluyor. insan bunu bir takım kurallara uyarak sağlıyor. eğer bu kurallar olmasa hayat felce uğrayacak; can, mal, ırz, şeref, akıl, nesil güvenliği sağlanamayacak...


kur'an işte buna şeriat diyor.
demek ki şeriat, dilden dile değil çağdan çağa çeviri ile bugün adına "hukuk" dediğimiz şeyin ta kendisi olmaktadır. çünkü hukuk olmasa hayat felce uğrar; can, mal, ırz, şeref, akıl, nesil güvenliği kalmaz. toplum hayatına keyfilik, güç ve kaba kuvvet hakim olur. kimse canından, malından, ırzından namusundan emin olamaz. sokaklarda rahat dolaşılamaz, dükkanlar güvenle açılamaz. çarşılar, pazarlar katilden, hırsızdan, yolsuzdan geçilemez. gasptan, soygundan, uyuşturucudan, fuhuştun başımızı alamayız. aileler dağılır, işyerleri kapanır, herkes yaşayabileceği güvenli yerlere göçer. yani hukuk (şeriat) olmazsa hayat tümüyle felce uğrar.
hukukun (şeriatın) olmadığı yerler ormanlardır.

insanoğlu bir hukuk düzeni oluşturup onlara uygun yaşadığı içindir ki şehir ormandan, insan da hayvandan ayrılır. aksi halde kaba kuvvet, keyfilik ve gücü gücüne yeten durumu söz konusu olur. böyle bir ortamda hukuk değil "güç ve kaba kuvvet" geçer akçe haline gelir ve herkes onu elde etmek için birbiriyle ihtiras yarışa girer.
demek ki "şeriat isteriz" demek aslında "hukuk isteriz" demektir.


yani keyfilik, kaba kuvvet, vahşet, barbarlık, gücü olanın kanunları delip geçtiği, layüsel ve hesap sorulamaz bir ahbap-çavuş düzeni değil; adalet, hukuk, yasa, yol, dirlik ve düzen istemek demektir şeriat istemek...
bir ülkeye şeriatın gelmesi demek hakkın, hukukun, adaletin gelmesi demektir.
gücün hukuk değil; hukukun güç olması demektir.


tarih boyunca hukukun gayesi insanların din, can, mal, ırz, şeref, akıl, nesil güvenliklerinin sağlanması, insanlığı aylakta tutan bu temel değerlerin korunması ve kollanması yönünde olmuştur. bunun hangi cezalar uygulanarak sağlanacağı ise tarih aktıkça, insanlık şartları değiştikçe değişir, yeniden oluşur.
mecelle de geçtiği gibi zaman değişip dönüştükçe ahkam da değişip dönüşür . içtihat içtihat ile nakzolunmaz. yani bir dönemde hukukun temel gayesinin hayata geçirilmesi için öngörülen ahkam ve uygulamalar hukuk külliyatına dahil olur, zamanı geçti diye kaldırılıp atılmaz. böyle böyle tarih boyunca üretilmiş tüm içtihatlar hukukun zenginliği olarak kabul edilir ve bu külliyata eklenir. bu durum sonraki nesiller için muazzam bir alternatif imkanı sunar.

vahiy, insan hayatında su ne işi görürse o işe görür. insanoğluna hukuk oluşturma sürecinde yardımcı olur, örnekler verir, yol gösterir, ışık tutar. aptalca bir yanlışlığa düşmemesi için onu uyarır.


bu anlamda vahiy işaret parmağı gibidir. insandan işaret edilen yöne gitmesini ister, işaret parmağıyla uğraşıp durmasını değil. işaret ettiği yön ise tarih boyunca hiç değişmemiş, tarih aktıkça da hiç değişmeyecektir: adalet...
demek ki nerede adalet varsa odur şeriat.


ihsan eliaçık

   acil kan lazim   22.06.2007 18:06
   #491847
19.

karışan kavramlarımızdan biridir.*

   dua   22.06.2007 18:09
   #491857
20.

anlamı yitirtilmiş bir kelimedir.

   rabios   22.06.2007 18:09
   #491858

123  

 

sayfa

 / 3 

reklamı kapat

görseller

yazdır